7. Daire

İhtirazi Kayıtla Verilen Beyanname Üzerine Vergilerin İki Katı Tutarında Hesaplanan Para Cezasının Teminata

İhtirazi Kayıtla Verilen Beyanname Üzerine Vergilerin İki Katı Tutarında Hesaplanan Para Cezasının Teminata Bağlanması

İhtirazi kayıtla verilen beyanname üzerine, İdarece kıymet araştırmasına gidilerek, davacıdan vergilerin iki katı tutarında hesaplanan para cezasının teminata bağlanması istemine vaki itirazın reddine dair işlemin, ihtirazi kaydın etkisiz kılınması ve dava açma hakkını engelleyici niteliği nedeniyle Anayasa ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ile güvenceye alınan “mahkemeye erişim hakkının” ihlali sonucunu doğurduğundan hukuka aykırı olduğu hakkında.

Tarla Vasıflı Taşınmazın Kiralanması Elektronik Haberleşme Alt Yapı Montesi Çatısız İşyeri Kirasında Bildirim Süresine Uymaksızın Sözleşmenin Feshi Kiralananın Tahliyesi

Tarla Vasıflı Taşınmazın Kiralanması / Elektronik Haberleşme Alt Yapı Montesi / Çatısız İşyeri Kirasında Bildirim Süresine Uymaksızın Sözleşmenin Feshi / Kiralananın Tahliyesi

3. Hukuk Dairesi

Esas No: 2017/11720

Karar No: 2019/253

Karar Tarihi: 17.01.2019

Taraflar arasındaki kiralananın tahliyesi davasının mahkemece yapılan yargılaması sonucunda, davanın reddine yönelik olarak verilen hükmün, süresi içinde davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine; temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra, dosya içerisindeki kağıtlar okunup gereği düşünüldü:

Davacı, 17.02.2014 tarihinde açtığı işbu davada; davalı ile … ilçesi … mevkiinde tarla vasıflı taşınmazın kiralanması konusunda anlaştıklarını ve 10.11.2008 tarihinde kira sözleşmesi düzenlediklerini, yine aynı mevkide bulunan başka bir arazisini de dava dışı … Hizmet ve İşletmecilik A.Ş’ne kiraladığını ancak kira ilişkisi devam ederken, adı geçen dava dışı bu şirketin davalının kirası altında bulunan dava konusu taşınmaza geçiş yapmak suretiyle ekipmanlarını taşıyıp kurduğunu ve aralarındaki kira sözleşmesini sona erdirmeye çalıştığını , bu durum üzerine davalıya … 2. Noterliğinin 24.10.2013 tarih ve … yevmiye numaralı ihtarnamesinin keşide edildiğini , davalının ihtarnameye gönderdiği cevapta kiralananı başka firmaya kira karşılığı kullandırdığını beyan ederek durumu kabul ettiğini, bu itibarla davalının tarafına ait bir başka arazide kiracı olan firma ile anlaşarak tarafını zarara uğratmak suretiyle sözleşmeye aykırı şekilde davrandığını belirterek akde aykırılık nedeniyle davalının kiralanandan tahliyesine karar verilmesini talep etmiştir.

Davalı, kiralanan tarla vasıflı yere elektronik haberleşme alt yapı türlerinden olan anten kule ve beslenme cihazları monte edilerek 5089 sayılı Elektronik Haberleşme Kanunu çerçevesinde ulusal haberleşme hizmeti verildiğinin davacının bilgisi dahilinde olduğunu , taraflar arasında düzenlenen Kiralama Özel Şartlarının 15. maddesinde “Şirket, kiraya tuttuğu yerleri ortak yerleşim/tesis paylaşımına açabilir.” düzenlemesine yer verildiğini ayrıca 5809 sayılı Elektronik Haberleşme Kanunu’nun 17. maddesi doğrultusunda mecurda tesis paylaşım ve ortak yerleşimin mümkün ve gerekli bulunup karşılığında da maliyet esaslı bir bedel alınmasının hak olduğunu, bu itibarla ortada sözleşmeye aykırı bir durum bulunmadığını belirterek davanın reddini dilemiştir.

Mahkemece, TBK’nun 316/2 maddesi gereğince ihtarnamede 30 günlük süre verilmediğinden davanın yasal şartları oluşmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiş, hüküm davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

Türk Borçlar Kanununun 316. maddesi hükmü uyarınca kiracı kiralananı sözleşmeye uygun olarak özenle kullanmak ve kiralananın bulunduğu taşınmazda oturan kişiler ile komşulara gerekli saygıyı göstermekle yükümlüdür. Kiracının bu yükümlülüğe aykırı davranması durumunda sözleşmeye aykırılık nedeniyle tahliyesine karar verilebilmesi için kiraya verenin konut ve çatılı işyeri kirasında kiracıya en az otuz gün süre vererek aykırılığın giderilmesini, aksi takdirde sözleşmeyi feshedeceğini yazılı olarak bildirmesi ve tanınan bu süre içerisinde de akde aykırılığın giderilmemiş olması gerekir.

Diğer kira ilişkilerinde ise, kiraya veren, kiracıya önceden bir ihtarda bulunmaksızın, yazılı bir bildirimle sözleşmeyi hemen feshedebilir. Konut ve çatılı işyeri kirasında, kiracının kiralanana kasten ağır bir zarar vermesi, kiracıya verilecek sürenin yararsız olacağının anlaşılması veya kiracının bu yükümlülüğe aykırı davranışının kiraya veren veya aynı taşınmazda oturan kişiler ile komşular bakımından çekilmez olması durumlarında kiraya veren, yazılı bir bildirimle sözleşmeyi hemen feshedebilir.

Akde aykırılık nedenine dayanılarak açılan davada tahliye kararı verilebilmesi için akde aykırı davranışın önemli ve doğrudan doğruya kiralananın bizzat kullanılması ile ilgili olması gerekir.

Somut olayda; Davacı tarafından davalıya gönderilen 24.10.2013 tarihli ihtarnamede, sözleşmenin özel koşullarının 2. maddesinde belirtilen “Kiracı, kiralanan taşınmazı bir başkasına devredemez kiraya veremez. Taşınmaz yalnızca kiracının kullanımına açıktır.Kiralanan taşınmaz kira süresi bitiminde bir tutanakla mal sahibine tam bir temizlik içinde borçsuz olarak teslim edilecektir.”hükmüne aykırı davranılarak kiralanan yerin başka iletişim firmalarına kullandırıldığı ve kiraya verildiği,bu durumun tebliğden itibaren 20 gün içinde düzeltilmesi ihtar edilmiş, taraflar arasındaki 10.11.2008 düzenleme tarihli on yıl süreli kira sözleşmesinde ise kiralananın boş tarla olduğu belirtilmiştir. Bu haliyle; kiralananın çatısız işyeri olduğunun ve yazılı bir bildirimle süre verilmesi gerektiği kuralına uymaksızın sözleşmenin feshedilebileceğinin kabulü gerekir. Bu durumda mahkemece, işin esası incelenerek sonucuna göre karar verilmesi gerekirken yanılgılı değerlendirme ile yazılı şekilde hüküm tesisi doğru değildir.

Hüküm, bu nedenle bozulmalıdır.

SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsiz, temyiz itirazları bu nedenlerle yerinde olduğundan kabulü ile hükmün HUMK.nun 428.maddesi gereğince davacı yararına BOZULMASINA ve peşin alınan temyiz harcının istek halinde temyiz edene iadesine, 6100 sayılı HMK’nun geçici madde 3 atfıyla 1086 sayılı HUMK.nun 440.maddesi gereğince karar düzeltme yolu kapalı olmak üzere, 17.01.2019 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.

Kira Alacağının Tahsili Kesinleşen Takip Nedeniyle Tahliye Otuz Günlük Yasal Ödeme Süresi

Kira Alacağının Tahsili / Kesinleşen Takip Nedeniyle Tahliye / Otuz Günlük Yasal Ödeme Süresi

8. Hukuk Dairesi

Esas No: 2018/15499

Karar No: 2019/512

Karar Tarihi: 17.01.2019

Taraflar arasında görülen ve yukarıda açıklanan davada yapılan yargılama sonucunda Mahkemece verilen davanın kabulüne dair kararın davalı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Dairenin 11.12.2017 tarihli ve 2017/4368 Esas, 2017/16536 Karar sayılı ilamı ile onanmasına karar verilmişti. Davalı vekili tarafından süresinde kararın düzeltilmesi istenilmiş olmakla dosya incelendi gereği düşünüldü:

Davacı alacaklı 01.12.2013 başlangıç tarihli yazılı kira akdine dayanarak 15.02.2016 tarihinde haciz ve tahliye talepli olarak başlattığı icra takibi ile 2015 yılı Eylül ayından 2016 yılı Şubat ayına kadarki kira alacağı 4.433,00 TL’nin tahsilini talep etmiş, ödeme emri davalı borçlu kiracıya 18.02.2016 tarihinde tebliğ edilmiştir. Davalı kiracının takibe itiraz etmemesi üzerine takip kesinleşmiş olup, davacı alacaklı İcra Mahkemesine başvurarak kesinleşen takip nedeniyle kiralananın tahliyesi isteminde bulunmuştur.

Mahkemece, taraflar arasında yapılan kira sözleşmesine istinaden kira alacağının tahsili amacı ile davalı borçlu hakkında icra takibi yapıldığı, ödeme emrinin davalı borçluya 18.02.2016 tarihinde tebliğ edildiği, borçlunun takibe itiraz etmediği gibi yasal 30 günlük süre içerisinde takip konusu kira borcunu da ödemediği, temerrüt şartlarının oluştuğu gerekçesiyle davalının dava konusu taşınmazdan tahliyesine karar verilmiş, davalı vekilinin temyizi üzerine Dairemizin 11.12.2017 tarih ve E. 2017/4368 – …. 2017/16536 sayılı ilamı ile, yerinde bulunmayan temyiz itirazlarının reddiyle usul ve kanuna uygun Mahkeme kararının onanmasına karar verilmiştir. Davalı vekili karar düzeltme talebinde bulunmaktadır.

Dava, kesinleşen icra takibi nedeniyle tahliye istemine ilişkindir.

Davacı alacaklı, 01.12.2013 başlangıç tarihli yazılı kira akdine dayanarak 15.02.2016 tarihinde haciz ve tahliye talepli olarak başlattığı icra takibi ile toplam 4.433,00 TL kira alacağının tahsilini talep etmiştir. Ödeme emri borçlu kiracıya 18.02.2016 tarihinde tebliğ edilmiş, davalı borçlunun takibe itiraz etmemesi üzerine takip kesinleşmiştir. Borçluya tebliğ edilen ihtarlı ödeme emrinde otuz günlük yasal ödeme süresi verilmiştir. Ödeme emrinin tebliğinden itibaren 30 günlük yasal ödeme süresinin son günü 19.03.2016 Cumartesi günü, yani haftasonuna denk gelmekle, 21.03.2016 Pazartesi gününe uzamıştır. Davacı tarafça tahliye istemli dava, İİK’nin 269/1.maddesi uyarınca, yasal 30 günlük süre beklenmeden ödeme süresinin son günü olan 21.03.2016 tarihinde açılmıştır. Ödeme emrinin tebliğinden itibaren yasal otuz günlük ödeme süresi beklenmeden tahliye isteminde bulunulamaz. Bu durumda mahkemece tahliye isteminin reddine karar verilmesi gerekirken, yazılı şekilde tahliye kararı verilmesinin doğru olmadığı bu defaki incelemede anlaşıldığından, davalı vekilinin karar düzeltme talebinin kabulü ile hükmün bozulması gerekmiştir.

SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle davalının karar düzeltme isteminin kabulü ile Dairemizin 11.12.2017 gün ve 2017/4368 E. 2017/16536 …. sayılı onama kararının kaldırılmasına, mahkemenin 02.06.2016 tarih ve 2016/350 E- 2016/310 … sayılı kararının yukarıda belirtilen gerekçe ile BOZULMASINA, peşin harcın istek halinde karar düzeltme isteyene iadesine, 17/01/2019 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.

Duruşma Gününün Kalemden veya UYAP Sisteminden Öğrenilmesi Taraflardan İstenemez

Duruşma Gününün Kalemden veya UYAP Sisteminden Öğrenilmesi Taraflardan İstenemez

8. HUKUK DAİRESİ

Esas No: 2016/4688

Karar No: 2019/683

Karar Tarihi: 22.01.2019

Taraflar arasında görülen ve yukarıda açıklanan davada yapılan yargılama sonunda Mahkemece, davanın açılmamış sayılmasına karar verilmiş olup hükmün davacı 3.kişi vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine, Dairece dosya incelendi, gereği düşünüldü.

Davacı 3. kişi vekili, haciz yapılan adresin vekil edeni tarafından kiralandığını, mahcuzların mülkiyetinin 3. kişi şirkete ait olduğunu, haciz esnasında borçlunun hazır olmadığını ve haciz mahallinde borçlu şirkete ait herhangi bir evrakın bulunmadığını belirterek istihkak iddialarının kabulünü talep etmiştir.

Mahkemece, davanın 8.10.2014 tarihinde işlemden kaldırıldığı, daha sonra dosyanın yenilenerek işleme konulduğu ancak 9.12.2015 tarihli celsede davanın ikinci kez işlemsiz bırakıldığı gerekçesi ile 6100 Sayılı HMK m. 150 uyarınca davanın açılmamış sayılmasına karar verilmiş, karar davacı 3. kişi vekili tarafından temyiz edilmiştir.

Dava, üçüncü kişinin İİK’nin 96. vd. maddelerine dayalı istihkak iddiasına ilişkindir.

6100 sayılı HMK’nin 150. maddesinde ”Tarafların duruşmaya gelmemesi, sonuçları ve davanın açılmamış sayılması” düzenlenmiştir.

6100 sayılı HMK’nin 150/1 maddesinde, ”Usulüne uygun şekilde davet edilmiş olan taraflar, duruşmaya gelmedikleri veya gelip de davayı takip etmeyeceklerini bildirdikleri takdirde dosyanın işlemden kaldırılmasına karar verilir” düzenlemesi getirilmiş olup, aynı maddenin ikinci fıkrasında ise, “Usulüne uygun şekilde davet edilmiş olan taraflardan biri duruşmaya gelir, diğeri gelmezse, gelen tarafın talebi üzerine, yargılamaya gelmeyen tarafın yokluğunda devam edilir veya dosya işlemden kaldırılır. Geçerli bir özrü olmaksızın duruşmaya gelmeyen taraf, yokluğunda yapılan işlemlere itiraz edemez” hükmüne yer verilmiştir.

Yukarıda ifade edilen usul hükümlerinden anlaşılacağı üzere, tarafların duruşmalarda hazır olmaları halinde bir sonraki duruşma günü ve saati taraflara tefhim edilmek suretiyle bildirilir. Taraflardan biri veya vekili mazereti nedeniyle belirtilen gün ve saatte duruşmaya gelmemiş, mazeret dilekçesi göndermiş, mahkemece de bildirilen mazeret kabul edilmiş ise, mazeret bildiren tarafa tensip edilecek duruşma gününün davetiye ile bildirilmesi gerekir. Gelmeyen tarafın mahkeme gününü kalemden ya da UYAP tan öğrenmesi şeklinde karar verilemez. Zira duruşma gününün gelmeyen tarafa davetiye ile bildirilmesinde yasal zorunluluk bulunmaktadır. Yasada bulunmayan bir kurala dayanılarak duruşma gününün kalemden öğrenilmesi veya UYAP sistemi üzerinden öğrenmesi taraflardan istenemez.

Somut olayda, dosya yenilendikten sonra davacı vekilinin 24.10.2015 tarihli duruşmaya katılamayacağı yönünde mazeret bildirdiği, Mahkemece mazaret kabul edilerek duruşma gününün “UYAP’tan öğrenilmiş sayılmalarına” karar verildiği ve duruşmanın 09.12.2015 tarihine ertelendiği, davacı tarafın 09.12.2015 tarihli duruşmaya katılmaması üzerine, davanın açılmamış sayılmasına karar verildiği anlaşılmaktadır. Anlatılanlar ışığında Mahkemece, mazeretinin kabulüne karar verildiği ilgili celse zaptının, davacı vekiline gerekirse dosyadaki gider avansından karşılanmak suretiyle tebliği gerekirken, usul hukukumuzda düzenlemesi olmayan ve davacının savunma hakkını kısıtlar şekilde ”UYAP’tan öğrenmesine” şeklinde ara karar tesis edilmesi ve neticeten davanın açılmamış
sayılmasına karar verilmesi doğru görülmemiş, bozmayı gerektirmiştir.

SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenler ile temyiz itirazlarının kabulü ile hükmün İİK’nin 366. ve 6100 sayılı HMK’nin Geçici 3. maddesinin yollamasıyla 1086 sayılı HUMK’un 428. maddesi uyarınca BOZULMASINA, taraflarca İİK’nin 366/3. maddesi gereğince Yargıtay Daire ilamının tebliğinden itibaren ilama karşı 10 gün içinde karar düzeltme isteğinde bulunulabileceğine ve peşin harcın istek halinde temyiz edene iadesine 22.01.2019 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.

Tramvay Çarpması Sonucu Yaralanma İdarenin Hizmet Kusuru Tam Yargı Davası İdari Yargıda Islah

Tramvay Çarpması Sonucu Yaralanma / İdarenin Hizmet Kusuru / Tam Yargı Davası / İdari Yargıda Islah

15. Daire

Esas No: 2018/1756

Karar No: 2019/75

Karar Tarihi: 10.01.2019

Antalya 2. İdare Mahkemesinin 11/04/2013 tarih ve E:2010/372, K:2013/422 sayılı kararının temyizen incelenerek bozulması istenilmektedir.

Davacının Antalya şehir içinde 10.12.2009 tarihinde tramvay çarpması sonucunda dalağının alınmasına neden olacak şekilde yaralanmasında, idarenin hizmet kusurunun bulunduğundan bahisle, 5.000,00-TL maddi, 30.000,00-TL manevi zararın tazmini istenilmiştir.

İlk Derece Mahkemesi kararının özeti: Antalya 2. İdare Mahkemesince verilen 11/04/2013 tarih ve E:2010/372, K:2013/422 kararda; mahallinde yapılan keşif ve bilirkişi incelemesi sonucunda Trafik Mühendisi Bilirkişi tarafından hazırlanan 01.01.2012 tarihli rapora göre, tramvay yolunun yayalar tarafından da kullanıldığı, yaya güvenliğini ilgilendiren tedbirlerin büyük bir kısmının alındığı, çarpışmanın tramvayın sol köşesinden olduğu, yayadan hızlı hareket eden aracı kullananın olası kaza riskini öngörerek hareket etmesi ve ilave tedbirlerin gündeme alınması gerektiği, olayda davalının 1/8, davacının 7/8 oranında kusurlu olduklarının tespit edildiği, Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalı tarafından düzenlenen 28.09.2012 raporda, davacının meslekte kazanma gücü kayıp oranının %14.3 olarak belirlendiği, meslekte kazanma gücü kayıp oranı ve idarenin 1/8 kusur oranı dikkate alınarak hazırlanan 25.02.2013 tarihli aktüerya raporuna göre ise davacının maddi zararının 7.838,34 TL olduğunun tespit edildiği, kaza sonucunda duyulan elem ve ızdırabın kısmen giderilmesini sağlayacak şekilde manevi tazminata hükmedilmesi gerektiği ve davacı tarafından sonradan verilen 27.03.2013 tarihli dilekçe ile maddi tazminat miktarı ıslah edilerek 7.838,34-TL istenilmişse de, idari yargıda ıslah müessesesi olmadığından davacının bu talebinin dikkate alınmaması gerektiği sonucuna varılmıştır. Belirtilen gerekçelerle, 5.000,00-TL maddi tazminat istemi ile 30.000,00-TL manevi tazminat isteminin 2.000,00-TL’lik kısmının kabulüne, manevi tazminat isteminin bu miktarı aşan kısmının reddine verilmiştir.

TEMYİZ EDENLERİN İDDİALARI: Davacı tarafından, 6459 sayılı Kanun ile 2577 sayılı Kanunun 16. Maddesinde değişiklik yapıldığı, yapılan değişikliğin kanun yolu aşaması dahil, yürürlük tarihinde derdest olan davalarda da yürütüleceğinin kabul edildiği, yargılama safhasında kabul edilmeyen ıslah talebinin temyiz aşamasında kabul edilerek, 2.838,34-TL ıslah talebinin ödenmesine karar verilmesi gerektiği ileri sürülmektedir.

Davalı tarafından, deneme işletmesinin 07.10.2009 tarihinde başladığı, yaya ve araç sürücülerinin dikkatli olması, bisiklet ve motosiklet kullanıcılarının raylı sistem güzergahını kullanmamaları ve araçlarını güzergah üzerine park etmemeleri konularında yazılı ve görsel basında uyarıldıkları, tramvayın lastik tekerlekli araçlar gibi manevra yeteneğine sahip olmadığı, kaza tespit tutanağı ile kusur bilirkişisi tarafından tespit edilen kusur oranlarının çelişkili oldukları ileri sürülmektedir.

KARŞI TARAFIN SAVUNMASI: Taraflarca savunma verilmemiştir.

DANIŞTAY TETKİK HÂKİMİNİN DÜŞÜNCESİ: Temyiz istemlerine konu mahkeme kararının, davacının ıslah talebinin kabul edilmemesine ilişkin kısmının bozulması, diğer kısımlarının onanması gerektiği düşünülmektedir.

TÜRK MİLLETİ ADINA

Karar veren Danıştay Onbeşinci Dairesince, Tetkik Hakiminin açıklamaları dinlendikten ve dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü:

İdare ve vergi mahkemelerinin nihai kararlarının temyizen bozulması, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanununun 49. maddesinde yer alan sebeplerden birinin varlığı halinde mümkündür.

Temyizen incelenen kararın kabul edilen maddi ve manevi tazminat miktarı ile reddedilen manevi tazminat miktarına ilişkin kısımları usul ve hukuka uygun olup dilekçelerde ileri sürülen temyiz nedenleri kararın bozulmasını gerektirecek nitelikte görülmemiştir.

Davacı tarafından, 10.12.2009 tarihinde Antalya şehir içinde bulunan tramvay güzergahı üzerinde tramvayın çarpması sonucunda dalağının alınmasına neden olacak şekilde yaralandığı iddiasıyla meydana gelen kazada idarenin hizmet kusurundan bahisle maddi ve manevi zararlarının tazmini için 5.000,00-TL maddi, 30.000,00-TL manevi tazminatın ödenmesi istemiyle 05.02.2010 tarihinde davalı idare kaydına giren dilekçe ile ön başvuru yapılmış, başvuru 22.02.2010 tarihli davalı idare yazısıyla kazada idari kusurun bulunmadığı gerekçesiyle reddedilmiştir.

Bunun üzerine davacı tarafından 5.000,00 TL maddi, 30.000,00-TL manevi zararının tazmini amacıyla görülmekte olan dava açılmıştır.

Tam yargı davalarında istemle bağlı olma kuralının sebep olduğu hak kayıplarının giderilmesi amacıyla 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 16. maddesinin 4. fıkrasına, 30/04/2013 tarihinde yürürlüğe giren 6459 sayılı Kanun’un 4. maddesi ile, “Ancak, tam yargı davalarında dava dilekçesinde belirtilen miktar, süre veya diğer usul kuralları gözetilmeksizin nihai karar verilinceye kadar, harcı ödenmek suretiyle bir defaya mahsus olmak üzere artırılabilir ve miktarın artırılmasına ilişkin dilekçe otuz gün içinde cevap verilmek üzere karşı tarafa tebliğ edilir.” cümlesi; aynı Kanun’un 5. maddesi ile de, 2577 sayılı Kanuna Geçici 7. madde olarak, “Bu maddeyi ihdas eden Kanunla, bu Kanunun 16. maddesinin dördüncü fıkrasına eklenen hüküm, kanun yolu aşaması dahil, yürürlük tarihinde derdest olan davalarda da uygulanır. “ cümlesi eklenmiştir.

2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanununun 16. maddesinin 4. fıkrasında; ” Taraflar, sürenin geçmesinden sonra verecekleri savunmalara veya ikinci dilekçelere dayanarak hak iddia edemezler. Ancak, tam yargı davalarında dava dilekçesinde belirtilen miktar, süre veya diğer usul kuralları gözetilmeksizin nihai karar verilinceye kadar, harcı ödenmek suretiyle bir defaya mahsus olmak üzere artırılabilir ve miktarın artırılmasına ilişkin dilekçe otuz gün içinde cevap verilmek üzere karşı tarafa tebliğ edilir” hükmü yer almaktadır.

Dava dosyasının incelenmesinden; davacının 27.03.2013 havale tarihli dilekçede, bilirkişi raporunda 7.838,34 TL iş gücü kaybından doğan maddi zarar hesaplandığı, dava dilekçesinde belirtilen 5.000,00-TL maddi tazminat talebi ile bilirkişi raporunda hesaplanan zarar farkı olan 2.838,34-TL’lik kısım için davanın ıslah edildiği maddi tazminat talebinin 7.838,34-TL kabul edilmesini talep ettiği görülmektedir.

Olayda, davacı tarafından 27.03.2013 tarihinde ıslah talebinde bulunulmuş olup, idari yargıda ıslah müessesesi olmadığından davacının bu talebinin dikkate alınmaması gerektiği sonucuna varan mahkemenin karar tarihi 11.04.2013′ tür. Davanın açılış tarihi ve mahkeme karar tarihinden sonra yürürlüğe giren 6459 sayılı Kanunla 30.04.2013 tarihinden itibaren ıslahın mümkün hale geldiği anlaşılmaktadır.

Bu durumda mahkeme aşamasında maddi tazminat talebinin tamamı kabul edilen davacı yönünden, ıslah istemiyle yapılan başvuru dilekçesinin, 6459 sayılı Kanun değişikliği kapsamında değerlendirilmesi, davalı idareye gönderilerek verilecek cevabın alınmasından sonra, artırılan tazminat miktarına göre yeniden bir karar verilmesi gerektiği görülmüştür.

SONUÇ:
Açıklanan nedenlerle;
1.Davacı temyiz isteminin kısmen kabulü ile Antalya 2. İdare Mahkemesinin 11/04/2013 tarih ve E: 2010/372, K: 2013/422 sayılı kararının, davacının ıslah isteminin dikkate alınmaması kısmının, ıslah istemi hakkında yeniden bir karar verilmek üzere BOZULMASINA,
2. Davacı temyiz isteminin kısmen reddi, davalı temyiz isteminin reddi ile kararın diğer kısımlarının ONANMASINA
3.Bozulan kısım hakkında 2577 sayılı Kanunun 6459 sayılı Yasa ile değişik 16. maddesine göre artırılan maddi tazminat miktarı ile ilgili olarak YENİDEN BİR KARAR VERİLMEK ÜZERE dosyanın, adı geçen İdare Mahkemesine gönderilmesine, 4. 2577 sayılı Kanunun ( Geçici 8. Maddesi uyarınca uygulanmasına devam edilen ) 54.maddesinin 1.fıkrası uyarınca bu kararın tebliğ tarihini izleyen günden itibaren on beş gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere 10/01/2019 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.

Doktor Hatası Komplikasyon Ameliyat Esnasında Sinir Damarlarının Kesilmesi Hizmet Kusuru

Doktor Hatası / Komplikasyon / Ameliyat Esnasında Sinir Damarlarının Kesilmesi / Hizmet Kusuru

15. Daire

Esas No: 2018/246

Karar No: 2019/232

Karar Tarihi: 23.01.2019

1. İdare Mahkemesinin 26/10/2017 tarih ve E:2015/260, K:2017/2089 sayılı kararının temyizen incelenerek bozulması istenilmektedir.

Davacılar tarafından, ‘nde 15/11/2005 tarihinde sağ ayağındaki rahatsızlık sebebiyle Beyin Cerrahi Servisi’nde ameliyat olan ‘ın ameliyat sırasında sinir damarlarının kesildiği buna bağlı olarak ameliyat sonrasında idrar ve gaita fonksiyonlarında bozulma meydana geldiği, ameliyat hatalı yapılarak sakat kalınmasına sebebiyet verildiği ve olayda hizmet kusuru bulunduğu ileri sürülerek, için 30.000,00-TL maddi, 30.000,00-TL manevi, anne …için 10.000,00-TL manevi, baba için 10.000,00-TL manevi olmak üzere 80.000,00 TL tazminatın olay tarihinden itibaren işleyecek yasal faiziyle birlikte tazminine karar verilmesi istenilmiştir.

1. İdare Mahkemesince davanın süre aşımı yönünden reddi yolunda verilen kararın Danıştay Onbeşinci Dairesi’nin 06/05/2014 tarih ve E:2013/3327, K:2014/3406 sayılı kararı ile bozulması üzerine, bozma kararına uyularak ve işin esasına geçilerek verilen 26/10/2017 tarih ve E:2015/260, K:2017/2089 kararda; dava dosyasında bulunan bilgi ve belgeler ile Adli Tıp Kurumu Başkanlığı 2. İhtisas Kurulu tarafından düzenlenen bilirkişi raporunun birlikte değerlendirilmesinden, davacılardan ’ndeki Beyin Cerrahisi Servisi’nde 22/11/2005 tarihinde uygulanan düzeltme ameliyatı sonucunda; diastometamyeli, spinal kanal, spinal kord, konus medullaris veya filum terminalenin; fibroz, kıkırdak ya da kemik bir spikul ile her ikisi de dura ile çevrili iki kısma bölünmesiyle karakterize doğumsal bir anomali olduğu, genellikle alt torakal ve lomber bölgede görüldüğü, omuriliğin gerilmesine (tethered kord sendromu) neden olabileceği, omuriliğin gerilmesine bağlı sırt ağrısı, bel ağrısı ve nörolojik bulguların oluşmasına neden olabileceği, bu nedenle sıklıkla cerrahi müdahale uygulandığı, uygulanan cerrahi müdahale ile omuriliğin gerilmesine neden olan yapıların çıkarıldığı ve omuriliğin serbestleştirildiği, bu tür ameliyatlardan sonra klinik şikayetlere neden olan bulgularda tam düzelme olamayabileceği, bunun yanı sıra ameliyat sonrasında ortaya çıkan nörolojik tablonun bu tür ameliyatlardan sonra ortaya çıkabilen herhangi bir tıbbi kusur ya da ihmale izafe edilemeyen komplikasyon niteliğinde olduğu ve davalı sağlık kuruluşunda yapılan işlemlerin tıp kurallarına uygun olduğu anlaşıldığından davalı idarenin hizmet kusurunun ve tazmin sorumluluğunun bulunmadığı sonucuna varılmıştır. Belirtilen gerekçelerle davanın reddine karar verilmiştir.

TEMYİZ EDENİN İDDİALARI: Davacılar tarafından, çocukları ‘ın ayağında doğuştan sakatlık olduğu, bunun iyileşip iyileşmeyeceğini öğrenmek için Ortopedi Polikliniği’ne müracaat ettikleri, buradan Beyin Cerrahi Servisine sevk edildikleri, beyin cerrahi servisinde yapılan muayene ve tetkikler sonrası bel kemiklerinde bir-iki kemik yapısı ile ilgili sorun olduğu belirtilerek ameliyat edildiği, ameliyat sonrası hastanın düzelip yürüyeceğinin söylendiği, fakat davacının ameliyat sonrası gaita ve idrar tutamadığı, ameliyat öncesi bu fonksiyonlarının normal olduğu, doktorun kontroller sırasında ameliyat öncesi çekilen MR ve filmleri istediği ve bunları tekrar kendilerine vermediği, zamanla iyileşme olmaması üzerine çocuklarını ‘ne götürdükleri ve burada ameliyat esnasında bahse konu fonksiyonları etkileyen bazı sinir damarlarının kesildiğinin belirtildiği, çocuklarının sakat ve yatalak kaldığı, komplikasyon olarak nitelendirilen olgularda idarenin sorumluluktan kurtulamayacağı, kusursuz sorumluluk ilkesi gereğince sorumluluğunun gerekeceği, yerel mahkemece de kusursuz sorumluluk ilkesi gereği davanın kabulüne karar verilmesi gerektiği ileri sürülmektedir.

KARŞI TARAFIN SAVUNMASI: Davalı idare tarafından, davacıya konulan tanı, yapılan ameliyat ve tedavide herhangi bir kusur ve ihmal olmadığı, bu durumun İdare Mahkemesince yaptırılan bilirkişi incelemesi ile ortaya konulduğu, kusursuz sorumluluk hallerinin olayda gerçekleşmediği, istemin reddi gerektiği savunulmuştur.

DANIŞTAY TETKİK HAKİMİ DÜŞÜNCESİ: Temyiz isteminin reddi ile usul ve yasaya uygun olan Mahkemesi kararının onanması gerektiği düşünülmektedir.

TÜRK MİLLETİ ADINA

Karar veren Danıştay Onbeşinci Dairesince, tetkik hakiminin açıklamaları dinlendikten ve dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü:

İdare ve vergi mahkemelerinin nihai kararlarının temyizen bozulması, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 49. maddesinde yer alan sebeplerden birinin varlığı halinde mümkündür.

Temyizen incelenen karar usul ve hukuka uygun olup, dilekçede ileri sürülen temyiz nedenleri kararın bozulmasını gerektirecek nitelikte görülmemiştir.

SONUÇ:
Açıklanan nedenlerle;
1. Davacıların temyiz istemlerinin reddine,
2. Davanın yukarıda özetlenen gerekçeyle reddi yolundaki 1. İdare Mahkemesinin 26/10/2017 tarih ve E:2015/260, K:2017/2089 sayılı temyize konu kararının ONANMASINA,
3. Dosyanın anılan Mahkeme’ye gönderilmesine,
4. 2577 sayılı Kanun’un (Geçici 8. maddesi uyarınca uygulanmasına devam edilen) 54. maddesinin 1. fıkrası uyarınca bu kararın tebliğ tarihini izleyen günden itibaren on beş gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 23/01/2019 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.

Doktor hatası sonucu ölüm olayında idareye karşı açılan tazminat davasında

Doktor Hatası Sonucu Ölüm / Önce İdareye Başvuru / İdareye Karşı Tazminat / Faiz Başlangıç Tarihi

15. Daire

Esas No: 2017/1798

Karar No: 2019/32

Karar Tarihi: 9.1.2019

İstanbul Bölge İdare Mahkemesi 8. İdare Dava Dairesinin 16/05/2017 tarih ve E:2017/334, K:2017/775 sayılı kararının temyizen incelenerek bozulması istenilmektedir.

Dava konusu istem: Davacılar tarafından, kızları ‘ın hizmet kusurundan kaynaklı ölümü nedeniyle; davacı (anne) için 44.256-TL destekten yoksun kalma tazminatı, 50.000-TL manevi tazminat, diğer davacı (baba) için 42.072-TL destekten yoksun kalma tazminatı, 50.000-TL manevi tazminat olmak üzere toplamda 186.328,00-TL tazminatın olay tarihinden itibaren (31/12/2007) işletilecek yasal faiziyle birlikte taraflarına ödenmesi istenilmiştir.

İlk Derece Mahkemesi kararının özeti: İstanbul 3. İdare Mahkemesince verilen 29/12/2016 tarih ve E:2013/939, K:2016/2546 sayılı kararda; dosyadaki mevcut bilgi ve belgelerle, hesap bilirkişisi raporunun birlikte incelenerek değerlendirilmesi sonucunda; davacıların kızı z’ın vefatında davalı idarenin kusurlu olması ile 16/06/2016 tarihli rapordaki hesaplama şekli ve istemle bağlılık kuralı gözetildiğinde davacılardan anne için destekten yoksun kalacağı tutar olarak talep edilen 44.256,00-TL’nin, baba için de 42.072,00-TL olmak üzere toplam 86.328,00-TL maddi tazminat ile zararın meydana geldiği yer, müteveffanın yaşı ve hizmet kusurunun varlığı, 31/12/2007 tarihinde meydana gelen ölüm olayı neticesinde, müteveffanın anne ve babası olan davacıların duyduğu elem ve üzüntü de dikkate alınarak, müteveffanın annesi için 50.000,00-TL, babası için de 50.000,00-TL olmak üzere toplam 100.000,00-TL manevi tazminata hükmedilmesi gerektiği sonucuna varılmıştır.

Belirtilen gerekçelerle davanın kabulü ile hükmedilen 186.328-TL maddi ve manevi tazminatın 68.328-TL’lik kısmının ıslah tarihinden (27/06/2016), 118.000-TL’lik kısmının ise olay tarihinden (31/12/2007) itibaren işletilecek yasal faiziyle birlikte davalı idare tarafından davacılara ödenmesine karar verilmiştir.
Bölge Mahkemesi kararının özeti: İstanbul Bölge Mahkemesi 8. İdare Dava Dairesince; istinaf başvurusuna konu İstanbul 3. İdare Mahkemesi kararının hukuka ve usule uygun olduğu ve davalı ile davalı yanında müdahiller tarafından ileri sürülen iddiaların söz konusu kararın kaldırılmasını sağlayacak nitelikte görülmediği belirtilerek 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 45. maddesinin üçüncü fıkrası uyarınca istinaf başvurusunun reddine karar verilmiştir.

TEMYİZ EDEN DAVALI İDARENİN İDDİALARI: Davalı idare tarafından, istinaf talebinin gerekçesiz olarak reddedildiği, maddi tazminata ilişkin ıslahın zamanaşımı süresi dolduktan sonra yapıldığı, davalı idarenin hizmet kusurunun bulunmadığı, dosya içerisinde yer alan bilirkişi raporunda müteveffanın küçükken geçirdiği hastalığın bırakması muhtemel hasarların dikkate alınmadan hesaplama yapıldığı, müteveffanın destek olmasının tıp biliminin verilerine aykırı olduğu, manevi tazminata hükmedilebilmesi için idarenin ağır hizmet kusurunun bulunması gerektiği, yine manevi tazminat için faiz başlangıç tarihinin olay tarihinden başlatılamayacağı, ancak hüküm tarihinden itibaren faize hükmedilebileceği, idarenin harçtan muaf olduğu, aleyhine harca hükmedilemeyeceği ileri sürülmektedir.

TEMYİZ EDEN MÜDAHİLLERİN İDDİALARI: Davalı yanında müdahiller tarafından, istinaf talebinin gerekçesiz olarak reddedildiği, dosya içerisindeki Yüksek Sağlık Şurası raporunun hükme esas alınmasının mümkün olmadığı, müdahillerin eylemleri ile ölüm arasında illiyet bağının bulunmadığı, müdahillerin kusurunun bulunmadığı, müdahil hakkında ceza yargılamasında beraat kararı verildiği, davalı idarenin hizmet kusurundan söz edilebileceği ileri sürülmektedir.

KARŞI TARAFIN SAVUNMASI: Davacı tarafından savunma verilmemiştir.

DANIŞTAY TETKİK HÂKİMİ DÜŞÜNCESİ: Temyiz isteminin kısmen kabulü ile İstanbul Bölge Mahkemesi 8. İdare Dava Dairesinin 16/05/2017 tarih ve E:2017/334, K:2017/775 sayılı kararının İdare Mahkemesince hükmedilen maddi tazminatın dava açılırken talep edilen miktarı ile manevi tazminata olay tarihinden (31/12/2007) itibaren faiz yürütülmesine ilişkin hüküm fıkrasına yönelik yapılan istinaf başvurusunun reddine dair kısmının bozulmasına, diğer kısımlarının onanmasına karar verilmesi gerektiği düşünülmektedir.

TÜRK MİLLETİ ADINA

Karar veren Danıştay Onbeşinci Dairesi’nce; dosyanın tekemmül ettiği görüldüğünden yürütmenin durdurulması istemi hakkında ayrıca bir karar verilmeksizin, tetkik hakiminin açıklamaları dinlenip, dosyadaki belgeler incelenerek gereği görüşüldü:

Davacıların ../…/1993 doğumlu kızları 22/12/2007 tarihinde rahatsızlanmış ve Devlet Hastanesinden ambulansla Eğitim ve Araştırma Hastanesine götürülmüş, anılan hastanede Dr. tarafından muayene edilmiş, febril konvülsiyon tanısı konulan hastanın tedavisi yapılmış ve taburcu edilmiştir.
Hastanın aynı gece saat 01:30’da tekrar rahatsızlanması ve ateşinin yükselmesi üzerine aynı hastanenin acil servisine götürüldüğü, burada daha önce de hastaya bakan Dr. tarafından, hastanın pediatrik grupta olduğu için Çocuk Acil Servisine götürülmesi gerektiğinin söylendiği, buradan da hastanın 13 yaş üstü olduğu için geri gönderildiği, hastaya müdahale edilmediği anlaşılmıştır.

Akabinde davacıların çocuklarını sevksiz olarak önce Üniveristesi Tıp Fakültesi Hastanesine götürdüğü, burada ilk müdahalesinin yapılarak yer olmaması sebebiyle ambulansla Özel Hastanesine sevkedildiği, burada yoğun bakıma alındığı, bir hafta kadar yoğun bakımda kalan hastanın 31/12/2007 tarihinde vefat ettiği anlaşılmış olup, bunun üzerine davacılar tarafından, kızlarının vefat etmesinde davalı idarenin ihmal ve kusuru bulunduğu iddia edilerek bakılan dava açılmıştır.

Dava konusu olaya ilişkin hekim hakkında yapılacak ceza yargılamasıyla ilgili olarak hazırlanan Ön İnceleme Raporunda özetle; “hastanın hastaneye ikinci gelişinde hastane poliklinik defterinde yeni ve ayrı bir kayıt olmadığı, yapılanların kaydedilmediği, hastayı ilk muayene eden hekim olarak Dr. ‘ın diğer branşlarla konsülte ederek hastanın tedavisini sağlaması gerektiği, Hastanesi’nin hastaya verilecek tedavi hakkında her türlü donanıma sahipken hastanın ambulans sağlanmadan, gideceği merkezle görüşülmeden, nöbetçi şef veya uzmanın bilgisi dışında, kendi imkânları ile gönderilmesinin etik ve yasal açıdan doğru olmadığı” kanaatine varılmış ve adı geçen hekim hakkında ceza davasını açılmıştır.

Ceza yargılamasının yapıldığı 4. Sulh Ceza Mahkemesi’nin E:2009/1017 sayılı dava dosyasına sunulan Yüksek Sağlık Şurası’nın 25/02/2011 tarih ve 12739 sayılı raporunda ise özetle; “hastanın sevkinde uzman doktor görüşünün alınmamasının, statüs epileptikus gibi acil bir durumda acil servise başvuran bir hastanın tedavi edilmemesinin ve ambulans tedarik edilmeden gönderilmesinin tıbben doğru olmadığı ve dava konusu olayda görevli doktorlar ve Dr. ‘ın birlikte kusurlu olduklarına oy birliğiyle karar verildiği” belirtilmiş ve İdare Mahkemesince söz konusu rapor dikkate alınarak idarenin hizmet kusurunun bulunduğu kabul edilmiştir.

Anılan rapor doğrultusunda davacılardan anne için ayrı, baba için ayrı olmak üzere maddi zararlarının (destekten yoksun kalma tazminatının) ne kadar olabileceğinin tespiti amacıyla İdare Mahkemesinin 18/03/2016 tarihli ara kararları uyarınca yaptırılan bilirkişi incelemesi neticesinde hesap bilirkişisince düzenlenen 16/06/2016 tarihli rapor ile; dava konusu olayla ilgili davacılar anne ‘ın 44.256,00-TL, baba ‘ın 42.072,00-TL olmak üzere toplam 86.328,00-TL destekten yoksun kalma tazminatına hak kazanabilecekleri yönünde görüş ve kanaat bildirilmiştir.
İdare Mahkemesince, davacılar tarafından, 27/06/2016 havale tarihli ıslah dilekçesiyle, davacılardan anne için dava açılırken fazlaya ilişkin hak ve talepleri saklı tutularak talep edilen 10.000-TL maddi tazminat miktarının 44.256,00-TL olarak, baba için talep edilen 8.000-TL maddi tazminat (destek kaybı) tutarının ise 42.072,00-TL olarak ıslah edildiği görüldüğünden, maddi tazminat hesaplamasında anılan tutarlar dikkate alınmıştır.

Bölge İdare Mahkemeleri tarafından verilen kararların temyiz yolu ile incelenerek bozulabilmeleri, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 49. maddesinin ikinci fıkrasında belirtilen nedenlerden birinin bulunması halinde mümkündür.

Anılan kararın maddi tazminatın dava açılırken talep edilen miktarı ile manevi tazminata olay tarihinden (31/12/2007) itibaren faiz yürütülmesine ilişkin hüküm fıkrasına yönelik yapılan istinaf başvurusunun reddi dışındaki kısımları, hukuk ve usule uygun olduğundan ve 2577 sayılı Kanun’un 49. maddesinde belirtilen bozma nedenlerinden hiçbiri bulunmadığından, davalı idare ve davalı yanında müdahillerin bu kısımlara yönelik temyiz istemleri yerinde görülmemiştir.
Kararın, maddi tazminatın dava açılırken talep edilen miktarı ile manevi tazminata olay tarihinden (31/12/2007) itibaren faiz yürütülmesine ilişkin hüküm fıkrasına dair istinaf başvurusunun reddine ilişkin kısmına gelince:
Faiz; en basit biçimiyle, idarenin tazmin borcu bağlamında; kişilerin, idarenin eylem ve/veya işlemlerinden dolayı uğradıkları zararların giderilmesi istemiyle başvurmalarına karşın, idarenin zararı kendiliğinden ödemeyip, yargı kararıyla tazminata mahkûm edilmesi sonucunda, idarenin temerrüde düştüğü tarihten tazminatın ödendiği tarihe kadar geçen süre için 3095 sayılı Kanuna göre hesaplanacak tutarı ifade etmektedir.

2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 13. maddesinde, idari eylemlerden hakları ihlal edilmiş olanların dava açmadan önce, bu eylemleri yazılı bildirim üzerine veya başka suretle öğrendikleri tarihten itibaren 1 yıl ve her halde eylem tarihinden itibaren 5 yıl içinde idareye başvurarak haklarının yerine getirilmesini istemeleri gerektiği; bu isteklerinin kısmen veya tamamen reddi halinde, bu konudaki işlemin tebliğini izleyen günden itibaren veya istek hakkında altmış gün içinde cevap verilmediği takdirde bu sürenin bittiği tarihten itibaren dava süresi içinde dava açılabileceği hükmü yer almakta olup, anılan maddede, idari eylemler nedeniyle uğranılan zararın tazmini için idareye başvuruda bulunulmasının, dava ön şartı olarak öngörülmesi ve zararın idare tarafından en erken bu tarihte sulhen ödenebilecek olması nedeniyle yargı yerince hükmedilecek tazminat miktarına, ön karar için idareye yapılan başvuru tarihi, adli yargıda dava açılması halinde ise adli yargıda dava açıldığı tarih itibariyle yasal faiz uygulanması, Danıştay’ın yerleşik içtihatlarıyla kabul edilmiştir.
Nitekim 2577 Sayılı Kanun’nun 13. maddesinin ikinci fıkrası uyarınca görevli olmayan yargı yerinde dava açılması durumunda idareye başvuru zorunluluğu aranmayacağı düzenlendiğinden, bu durumda idarenin adli yargıda dava açmakla temerrüde düştüğü yani hükmolunan tazminata dava açılırken talep edilen miktar bakımından adli yargıda dava açıldığı tarihten itibaren faiz uygulanması gerekmektedir.

Fakat İdare Mahkemesi tarafından faize hükmedilirken davanın açıldığı tarihte talep edilen miktar ile manevi tazminata olay tarihinden itibaren faizin başlatıldığı, halbuki faiz başlangıç tarihi olarak, adli yargıda açılan davanın tarihi olan 05/03/2012 tarihinin dikkate alınması gerektiğinin açık olduğu sonucuna ulaşıldığından, hükmedilen maddi ve manevi tazminatın 118.000-TL’lik kısmına olay tarihinden (31/12/2007) itibaren faize hükmedilmesinde hukuka uyarlık bulunmamaktadır.

Bu itibarla, İstanbul 3. İdare Mahkemesi kararına yönelik istinaf isteminin reddine ilişkin temyize konu Bölge Mahkemesi kararında bu yönüyle hukuki isabet bulunmamaktadır.

SONUÇ:
Açıklanan nedenlerle;
1. 2577 sayılı Kanun’un 49. maddesine uygun bulunan davalı ile davalı yanında müdahillerin temyiz istemlerinin kısmen kabulüne,
2. İstanbul 3. İdare Mahkemesi’nin 29/12/2016 tarih ve E:2013/939, K:2016/2546 sayılı kararına yönelik olarak yapılan istinaf başvurusunun reddi yolundaki temyize konu İstanbul Bölge Mahkemesi 8. İdare Dava Dairesinin 16/05/2017 tarih ve E:2017/334, K:2017/775 sayılı kararının maddi tazminatın dava açılırken talep edilen miktarı ile manevi tazminata olay tarihinden (31.12.2007) itibaren faiz yürütülmesine ilişkin hüküm fıkrasına yönelik yapılan istinaf başvurusunun reddine dair kısmının BOZULMASINA,
3. Davalı ile davalı yanında müdahillerin temyiz istemlerinin kısmen reddi ile kararın diğer kısımlarının ONANMASINA,
4. Bozulan kısım hakkında yeniden bir karar verilmek üzere dosyanın İstanbul Bölge Mahkemesi 8. İdare Dava Dairesine gönderilmesine, 09/01/2019 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.

Boşanma Davasında İbraz Edilen İmzalı Cevap Dilekçesi Mahkeme İçi İkrar Olup Başka Bir Davada Kesin Delil

Boşanma Davasında İbraz Edilen İmzalı Cevap Dilekçesi Mahkeme İçi İkrar Olup Başka Bir Davada Kesin Delil Teşkil Eder

HUKUK GENEL KURULU

Esas No: 2007/14-289

Karar No: 2007/291

Karar Tarihi: 23.05.2007

Taraflar arasındaki “tapu iptali ve tescil” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; İzmir Asliye 9. Hukuk Mahkemesi’nce davanın reddine dair verilen 09.03.2006 gün ve 2005/409 E. 2006/64 K, sayılı kararın incelenmesi davacı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 14. Hukuk Dairesi’nin 19.09.2006 gün ve 6259-9431 sayılı ilamı ile;

( … Dava, inanç sözleşmesine dayalı tapu iptali ve tescil istemine ilişkindir. Davacı, babasını dava ederek 374 ada 50 parsel sayılı taşınmazda bulunan binada 3 numaralı bağımsız bölümün kendi parası ile satın alındığını ileri sürerek davalı adına olan tapusunun iptali ile adına tescilini istemiş, mahkemece davanın reddine karar verilmiş; hükmü, davacı temyiz etmiştir.

5.2.1947 tarih 20/6 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında belirtildiği üzere, inanç sözleşmesi inanç gösterilene bir hakkın kullanılmasında davranışlarını inanç gösterenin tespit ettiği amaca uydurmak borcunu yükler. Diğer bir anlatımla, inanç gösterilen kişi inanç gösteren namına yapılacak bir işlemden sonra taşınmazın mülkiyetini ona geçirme borcu altına girer. Bu yükümlülüğün yerine getirilmemesi halinde, bunun dava yoluyla yerine getirilmesi istenebilir. Sözü edilen İçtihadı Birleştirme Kararı uyarınca inanç sözleşmesinin yazılı delille kanıtlanma olanağı vardır.

Somut olayda; Davalı daha önce aleyhine açılan boşanma davasının ( Yatağan Asliye Hukuk Mahkemesinin 2003/314 Esas 2004/75 Karar sayılı ) yargılamaları sırasında 23.10.2003 tarihli cevap dilekçesinde “… Üzerime kayıtlı ev ise müşterek çocuklarımız tarafından alınmış olup asıl olarak çocuklarımızındır. Tapu kaydının üzerime olmasının sebebi ise emekli olmam nedeniyle vergi muafiyetinden yararlanmak içindir…” şeklinde beyanda bulunmuş ve dava konusu evin çocukları tarafından alındığını ifade etmiştir.

HUMK.nun 236/4 maddesinde “Mahkeme dışındaki ikrarı teyit edecek delalil ve emare mevcut ise hakim buna binaen hüküm verebilir.” hükmü öngörülmüştür. Davalının boşanma davasının yargılamaları sırasında vermiş olduğu imzalı cevap dilekçesindeki beyanı HUMK.nun 236/4 maddesinde düzenlenen mahkeme dışı ikrar niteliğinde olup, davacı yararına kesin delil teşkil eder. Davacı, az yukarıda yazılı İçtihadı Birleştirme Kararı uyarınca iddiasını yazılı delil ile kanıtlamıştır. Bunun aksi ancak aynı şekilde düzenlenmiş yazılı delille kanıtlanabileceğinden davalının yukarıdaki beyanını boşanma davasındaki nafaka ve tazminat taleplerinden kurtulmak için yaptığı yönündeki belgeye dayanmayan savunmasına itibar edilemez. Bu durumda, mahkemece dava konusu evin davalının çocukları tarafından alındığı kabul edilerek, davacı çocuğunun payı oranında istemin hüküm altına alınması gerekirken davanın tümü ile reddi doğru olmadığından hüküm bozulmalıdır… ),

Gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

Hukuk Genel Kurulu’nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

Dava, inanç sözleşmesine dayalı tapu iptali ve tescil istemine ilişkindir.

Davacı Sadettin Kabul vekili; davalının oğlu olan müvekkilinin, annesi ve babasının geçimsizliği dolayısıyla ve babasının da isteğiyle tüm birikimlerini sarf ederek 374 ada 50 parselde bulunan binada 3 numaralı bağımsız bölümü kendi parası ile satın aldığını ve tapusunun da davalı babası üzerine yapıldığını; ancak, eşini bırakıp giden davalının, kendi evinde oturan davacı oğluna da ihtarname keşide ederek fuzuli işgal nedeniyle evi boşaltmasını istediğini; oysa dava konusu dairenin, müvekkilinin parasıyla satın alındığını ve daha önce davacının annesi tarafından açılan boşanma davası sırasında davalının ibraz ettiği cevap dilekçesinde, “dava konusu evin çocukları tarafından alınarak, emekli muafiyetinden faydalanmak üzere tapusunun kendi üzerine yapıldığını” açıkça ikrar ettiğini ileri sürerek, 374 ada 50 parselde 28/424 arsa payı ile davalı adına kayıtlı bulunan 3 nolu meskenin tapusunun iptali ile, müvekkili adına tesciline karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

Davalı Tayyur Kabul vekili; müvekkilinin başka bir taşınmazının satışından elde ettiği parayla dava konusu bağımsız bölümü satın almış olup, davacının alım gücü bulunmadığını; boşanma davası sırasında müvekkili tarafından verilen cevap dilekçesinde yer alan beyanların, davalının eşinin nafaka ve tazminat taleplerinden kurtulmak amacına yönelik olduğunu; 05.02.1947 tarih ve 20/6 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı’nda ön görülen şekilde, davacının iddiasını ispata yarar yazılı delil de bulunmadığını savunarak, davanın reddine karar verilmesi gerektiğini cevaben bildirmiştir.

Mahkemenin, “davacının iddiasını yazılı belge ile kanıtlayamadığı gibi, olayın tamamen ispatına yeterli olmamakla birlikte vukuuna delalet edebilecek bir yazılı delil başlangıç niteliğinde belge de bulunmadığı; dava dilekçesinde dayanılan, davalının başka bir mahkemeye vermiş olduğu cevap dilekçesindeki beyanlarının ise bu bağlamda yazılı bir belge olmayıp mahkeme dışı ikrar niteliğinde kabul edilemeyeceği, taraflar arasında akrabalık ilişkisi bulunmasına karşın inanç sözleşmesine dayalı tapu iptal ve tescil davalarında HUMK. 293. maddesi uyarınca tanık dinlenmesinin mümkün bulunmadığı ve davacının, yemin deliline de dayanmadığının anlaşıldığı” gerekçesiyle kanıtlanamayan davanın reddine dair verdiği karar, Özel Daire’ce yukarıda yazılı gerekçeyle bozulmuş; Yerel Mahkemece, önceki kararda direnilmiştir.

Dava konusu, 374 ada 50 parsel sayılı arsa üzerindeki binanın 28/424 arsa paylı A Blok 2. kat 3 nolu mesken, davalı Tayyur Kabul adına kayıtlı olup, 15.5.2003 tarihinde alım suretiyle iktisap etmiştir. Eldeki davanın açılmasından önce; davacının annesi tarafından davalı baba aleyhine Yatağan Asliye Hukuk Mahkemesinin E: 2003/314 K: Esas 2004/75 sayılı dosyasında açılan boşanma davasının yargılaması sırasında, davalı baba Tayyur Kabul tarafından imza ve ibraz edilen 23.10.2003 tarihli cevap dilekçesinde “…Üzerime kayıtlı görünen ev ise müşterek çocuklarımız tarafından alınmış olup asıl olarak çocuklarımızındır. Tapu kaydının üzerimde olmasının sebebi ise emekli olmam nedeniyle vergi muafiyetinden yararlanmak içindir…” şeklinde beyanda bulunulmuş ve o davada cevap dilekçesinin okunduğu 20.11.2003 tarihli oturumda davalı vekili, cevap dilekçesini tekrar ettiklerini bildirmiştir.

Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; inanç sözleşmesinden kaynaklanan görülmekte olan davada, davalının boşanma davasının yargılaması sırasında ibraz etmiş olduğu cevap dilekçesindeki beyanının, kesin delil mahiyetinde mahkeme içi ikrar olup olmadığı; buna bağlı olarak, 5.2.1947 tarih ve 20/6 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında öngörülen yazılı delil niteliğinde bulunup bulunmadığı noktasında toplanmaktadır.

Uyuşmazlığın çözümüne geçilmeden önce, “ikrarın” hukuki niteliği ve konusu ile ispat kuvveti açısından türleri üzerinde durulmasında yarar vardır.

Yargılama usulü bakımından ikrar, açıklayan tarafından hasmının karara bağlanmasını istediği hakkın veya hukuki durumun meydana gelmesine esas olan ve hasmınca ileri sürülen maddi olayların tümünün veya bir bölümünün doğru olduğunun bildirilmiş olması demektir ( YHGK. 9.11.1955 gün E:4-79 K:78; YHGK. 25.6.1975 gün E:4/681 K:879 ).

İkrarın ispat kuvveti, yapıldığı yere göre belirlenir. Bu cümleden olarak, ikrarın yapıldığı yere göre bir ayırıma tabi tutulması, kanundan doğan bir zorunluluk olup; ikrarın mahkeme içinde veya mahkeme dışında yapılmasına farklı hüküm ve sonuçlar bağlanmıştır.

Kavram olarak da mahkeme dışı ikrar Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 236. maddesinin dördüncü fıkrasında, “Mahkeme haricindeki ikrarı teyit edecek delail ve emare mevcut ise hakim buna binaen hüküm verebilir” hükmü ile açıkça kullanılmış iken; mahkeme içi ikrar aynı maddenin birinci fıkrasında “Dava evrakında veya hakim huzurunda iki taraftan birinin veya vekilinin sebkeden ikrarı muteberdir. Ve mukir olan taraf aleyhine delil teşkil eder” hükmü ile örtülü olarak kullanılmıştır.

Mahkeme dışı ikrarın, taraflardan yada onların yetkili temsilcilerinden sadır olması ve ikrarın mahkemeye yönelik değil; ya karşı taraf, yada başka kimseler veya merciiler önünde yapılması gerekir. Mahkeme dışı ikrar, kesin bir delil olmayıp, takdiri delildir. Hakim, mahkeme dışı ikrarı doğrulayacak delil ve emare varsa, buna dayanarak hüküm verebilir ( HUMK. m.236/4 ).

Mahkeme içi ikrarın, taraflardan yada onların yetkili temsilcilerinden sadır olması ve ikrarın yargılama içinde, mahkemeye karşı yapılması gerekir. Mahkeme içi ikrar, mahkeme önünde sözlü olarak yapılabileceği gibi; bir dilekçe veya layiha ( dava evrakı ) ile de vakıa ikrar edilebilir. Hukuk Usuli Muhakemeleri Kanunun 236/1. maddesinde “dava evrakı” olarak belirtilen belgeler, tarafların dilekçe ve layiha gibi, davayı hakim önüne götüren ve dava ilişkisi nedeniyle birbirlerine usulen tebliğ ettirdikleri belgelerdir. Mahkeme içi ikrar, bir kesin delildir.

Önemle vurgulanmalıdır ki; bir davada yapılan mahkeme içi ikrar, başka bir davada da geçerli olup, kesin delil teşkil eder ( Prof. Dr. Baki Kuru, Hukuk Muhakemeleri Usulü, Altıncı baskı, İstanbul 2001, C:2, s:2045 ).

Bu genel açıklamalardan sonra, inanç sözleşmesinden kaynaklanan tapu iptal ve tescil istemiyle açılan davalarda iddianın ispat şeklinin açıklanması gerekmektedir.

Bilindiği üzere; uygulamada mesele, 5.2.1947 tarih ve 20/6 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı ile çözümlenmiştir. Söz konusu kararda; eski hukuka göre mümkün ve geçerli olan muvazaa ve nam-müstear iddialarının, Medeni Kanunun yürürlüğünden sonra taşınmaz mallar hakkında dinlenip dinlenemeyeceği tartışılmıştır. Anılan kararda; çeşitli sebep ve amaçlarla bir taşınmaz kaydına gerçek malik yerine başka bir nam ve bir sözleşmede akitlerden biri yerine üçüncü bir şahsın gösterilmesinin mümkün olduğu, bu gibi hallerde vekilin kendi namına ve müvekkili hesabına yaptığı tasarruflarda olduğu gibi hukuki bir durum veya herhangi bir maksatla üçüncü şahıslardan gerçeği gizleme gayesi güdülebileceği, “kötü niyetli ve haksız gizlemeler” dışında, belirtilen olasılıklara göre açılacak bir davanın, gerçekten, ya mevcut bir hakka dayanarak bir el değiştirme veya bir hakkın korunması niteliğini taşıyacağı; bu durumun da temsil ve vekalet ilişkisinde, mülkiyette halefiyet esası olarak kabul edilmiş bir husus olup, halefiyeti düzeltme amacıyla öncelikle mülkiyetin vekile aidiyeti düşünülse bile, temsil hükümlerine aykırı olduğundan bunun korunması ve devamına hükmolunmayacağı, zira Borçlar Kanununun “müvekkil vekiline karşı muhtelif borçlarım ifa edince vekilin kendi namına ve müvekkili hesabına üçüncü şahıstaki alacağı müvekkilin olur” hükmünün bu düşünceyi doğruladığı öte yandan gerek taşınır, gerek taşınmaz mallara ilişkin olsun nam-ı müstear hadiselerinde, meselenin bir istihkak ve mülkiyet davası niteliğini geçemeyeceğinden, ne resmi senet, ne de şekil meselesinin bahse konu olamayacağı, meselenin akitte ve isimde muvazaayı kapsamına alan Borçlar Yasasının 18. maddesi kapsamında düşünülmesinin kanunun amacına uygun düşeceğine, değinildikten sonra sonuçta, nam-ı müstear davalarının dinlenebilir ve yazılı delil ile isbatının mümkün olduğuna, hükmolunmuştur.

O halde, 5.2.1947 tarih ve 20/6 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararının sonuç bölümünde ifade olunduğu üzere, inançlı işleme dayalı olup dinlenirliği kabul edilen iddiaların isbatı, şekle bağlı olmayan yazılı delildir.

Somut olayda; davalı, daha önce aleyhine açılan boşanma davasının yargılamaları sırasında verdiği cevap dilekçesinde, üzerine kayıtlı bulunan evin müşterek çocukları tarafından alındığını, asıl olarak çocuklarına ait olduğunu, tapu kaydının üzerinde bulunma sebebinin ise emekli olması nedeniyle vergi muafiyetinden yararlanmasına yönelik bulunduğunu beyan etmiş, o davada cevap dilekçesinin okunduğu 20.11.2003 tarihli oturumda davalı vekili, cevap dilekçesi içeriğini benimseyerek, dilekçeyi tekrar ettiklerini bildirmiştir.

Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 236/1. maddesi hükmü uyarınca dava evrakında yapılan ikrar geçerlidir ve ikrar eden aleyhine, başka bir davada da kesin delil teşkil eder.

Açıklanan maddi ve hukuki olgular birlikte değerlendirildiğinde; davalının boşanma davasında ibraz ettiği imzalı cevap dilekçesindeki beyanının, HUMK.nun 236/1. maddesinde öngörülen mahkeme iç ikrar niteliğinde olup, görülmekte olan davada davalı aleyhine kesin delil teşkil ettiği ve 5.2.1947 tarih 20/6 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında öngörülen yazılı belge mahiyetinde bulunduğu, her türlü kuşku ve duraksamadan uzaktır.

Nitekim; Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 13.5.1992 gün ve E:1992/14-249 K:1992/323 sayılı kararında da aynı görüş benimsenmiştir.

Hal böyle olunca; Yerel Mahkemece davacının iddiasını yazılı delille kanıtladığı göz önünde tutularak, dava konusu 3 numaralı bağımsız bölümün, davalının çocukları tarafından satın alındığının kabulü ile, davacı çocuğun payı oranında talebin hüküm altına alınması gerekirken; yanılgılı gerekçeyle davanın reddine dair verilen önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.

SONUÇ: Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının yukarıda gösterilen nedenlerden dolayı HUMK.nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA, istek halinde temyiz peşin harcının geri verilmesine, 23.05.2007 gününde oy birliği ile karar verildi.

Haksız Tutuklama Nedeniyle Davacıya Hükmedilecek Manevi Tazminatın Belirlenmesinde Sosyal ve Ekonomik Durumu

Haksız Tutuklama Nedeniyle Davacıya Hükmedilecek Manevi Tazminatın Belirlenmesinde; Sosyal ve Ekonomik Durumu, Toplumsal Konumu ve Ceza İnfaz Kurumunda Kaldığı Süre, Davacıya Atılı Suçun Niteliği, Tutuklamanın Üzerinde Bıraktığı Olumsuz Etkiler ve Haksız Tutukluluğun Gerçekleştiği Tarihteki Paranın Satın Alma Gücü Göz Önüne Alınmalıdır

CEZA GENEL KURULU

Esas No: 2017/769

Karar No: 2019/48

Karar Tarihi: 24.01.2019

Davacı …’nın, uyuşturucu madde ticareti yapma suçundan beraatine karar verilmesinden sonra, bu suçtan dolayı tutuklulukta kaldığı süre nedeniyle 100.000 TL maddi ve 100.000 TL manevi tazminatın davalı … Hazinesinden tahsili talebiyle açtığı davada, talebin kısmen kabulü ile 1.489 TL maddi, 20.000 TL manevi tazminatın davalıdan alınarak davacıya verilmesine ilişkin Ankara 1. Ağır Ceza Mahkemesinin 10.04.2012 tarihli ve 262-123 sayılı hükmünün, davalı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 12. Ceza Dairesince 07.10.2013 tarih ve 16216-22757 sayı ile;

“Nesnel bir ölçüt olmamakla birlikte, hükmedilecek manevi tazminatın davacının sosyal ve ekonomik durumu, üzerine atılı suçun niteliği, tutuklanmasına neden olan olayın cereyan tarzı, tutuklu kaldığı süre ve benzeri hususlar da gözetilmek suretiyle, hak ve nasafet kurallarına uygun makul bir miktar olarak tayin ve tespiti gerekirken, davacı lehine bu ölçütlere uymayacak miktarda fazla manevi tazminata hükmolunması,” isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmiştir.

Ankara 1. Ağır Ceza Mahkemesi ise 27.12.2013 tarih ve 414-453 sayı ile;

“Manevi zararın ‘şahsiyet hakkında tecavüz sebebiyle duyulan elem, acı ve ızdırap’ olduğu doktrin ve uygulamada kabul gören tanımdır. Manevi tazminat miktarının tesbitinde objektif bir ölçüt bulunmamaktadır. Ancak, davacının sosyal ve ekonomik durumu, toplumsal konumu, üzerine atılı suçun niteliği, tutuklanmasına neden olan olayın cereyan tarzı, tutuklu kaldığı süre vb hususlar da gözetilerek sebepsiz zenginleşme doğurmayacak şekilde hak ve nasafet kurallarına uygun, makul ve makbul bir miktarın tesbiti gerekmektedir. Yargıtay 12. Ceza Dairesinin bozma gerekçesi de aynı hususları dikkate alarak manevi tazminatın miktarının fazla belirlendiğini hükmetmiştir. Aynı bozma gerekçesinde yerindelik ilkesine aykırı davranmama anlamında herhangi bir miktar belirlememiştir. Somut olayda davacı, tutuklu kaldığı 118 gün için 100.000 TL manevi tazminat talebinde bulunmuştur. Mahkeme, bu talep üzerine 1 TL ile 100.000 TL arasında değerlendirme yapacaktır. Önceki karar gerekçesinde de Mahkememiz davacının ekonomik ve sosyal durumunu ön plana çıkarmış, bu meyanda olay tarihlerinde 35 yaşında, evli, iki çocuklu, düzenli işi olan davacının uzun süre tutuklu kalmasının aile ve sosyal çevresi üzerindeki olumsuz etkisi, tekrar iş bulmakta zorluk çekmesi, sosyal hayata uyumda zorluk çekmesi gibi hususlar da talebinin 1/5 inin karşılanmasının hak ve nesafete uygun olacağı, ayrıca ülkemizin ekonomik ve sosyal durumu itibarıyla asgari geçim endeksi ve açlık sınırları gibi veriler de nazara alındığında tespit edilen 20.000 TL kişinin malvarlığına önemli bir katkı sağlamayacağından kişinin zenginleşmesine araç olmayacağı düşünülmüştür. Keza, gerek manevi tazminat miktarlarının belirlenmesinde, gerekse Ceza Muhakemesindeki TCK’nın 61. maddesine göre ceza miktarının belirlenmesinde alt ve üst sınırlar hesabı yapılırken yargılamayı yapan ilk derece mahkemelerinin uygun gerekçe kapsamında hareket edeceği ve takdirinde olacağı düşünülmüştür.

O hâlde ve dosyada toplanan tüm delillerden;

Önceki kararımızda belirtildiği üzere, davacının uyuşturucu ticareti suçu nedeniyle gözaltına alınıp 05.11.2010 tarihinde tutuklandığı, daha sonra yargılandığı davada beraat ettiği ve 02.03.2011 tarihinde tahliye olduğu, Ankara 2. Ağır Ceza Mahkemesinin 2011/39 E 2011/245 K sayılı davacı yönünden 17.05.2011 tarihinde kesinleşen dosya ve karar içeriğinden anlaşılmakla, CMK’nın 141-142 maddeleri anlamında davacının maddi ve manevi tazminat hakkı bulunduğu, davacının sabit ve belgeye dayanan işi olmadığından bilirkişi Musa Karslı’nın asgari ücret tarifesine göre hesaplamış olduğu 1.489 TL maddi tazminat ile manevi tazminatta kişinin zenginleşmesi esas alınmayacağından ekonomik ve sosyal durumu itibarıyla tutukluluk süresiyle uyumlu olduğu düşünülerek mahkememizce takdir edilen 20.000.-TL manevi tazminatın davacıya verileceği, fazlaya ilişkin talebin reddedileceği yolunda kanaat oluştuğu,” gerekçesiyle bozma kararına direnmiştir.

Direnme kararına konu hükmün de davalı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 22.02.2014 tarihli ve 53711 sayılı maddi tazminat yönünden “onama”, manevi tazminat yönünden “bozma” istekli tebliğnamesi ile Yargıtay Birinci Başkanlığına gelen dosya, Ceza Genel Kurulunca 07.12.2016 tarih ve 522-783 sayı ile 6763 sayılı Kanun’un 38. maddesi ile 5320 sayılı Kanun’a eklenen geçici 10. madde uyarınca kararına direnilen daireye gönderilmiş, aynı madde uyarınca inceleme yapan Yargıtay 12. Ceza Dairesince 20.03.2017 tarih ve 79-2165 sayı ile direnme kararının yerinde görülmemesi üzerine Yargıtay Birinci Başkanlığına iade edilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır.

TÜRK MİLLETİ ADINA

CEZA GENEL KURULU KARARI

Özel Daire ile Yerel Mahkeme arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; davacı lehine haksız olarak tutuklu kaldığı süre için hükmedilecek manevi tazminatın miktarına ilişkindir.

İncelenen dosya kapsamından;

Davacının, uyuşturucu madde ticareti yapma suçundan 05.11.2010 tarihinde tutuklanıp 02.03.2011 tarihinde tahliye edildiği, Ankara 2. Ağır Ceza Mahkemesince yapılan yargılama sonucunda 06.05.2011 tarih ve 39-145 sayı ile atılı suçu işlediğine dair mahkûmiyetini gerektirir yeterli, kesin ve inandırıcı delil elde edilemediğinden beraatine karar verildiği, hükmün temyiz edilmeksizin 17.05.2011 tarihinde kesinleştiği,
Davacı vekilinin, 05.08.2011 havale tarihli dilekçesi ile; davacının tutuklandığı tarihte aylık 700 TL maaşla garson olarak çalıştığını, tutuklanması nedeniyle işine son verildiğini ve hâlen işsiz olduğunu, herhangi bir gelirinin bulunmadığını, tutuklandıktan sonra aile ve arkadaş çevresinde çeşitli ithamlara maruz kaldığını, boşanmanın eşiğine geldiğini belirterek davacının haksız yere tutuklandığı gerekçesiyle 100.000 TL maddi, 100.000 TL manevi tazminat talebinde bulunduğu,
Davacı vekilinin 09.02.2014 tarihli oturumda; davacının tutuklandığı tarihte çalışmakta olduğu iş yerinin daha sonra kapanması nedeniyle müvekkiline ait belgeleri temin edemediklerini belirterek kazanç kaybının asgari ücret üzerinden hesaplanmasını talep ettiği,
Maliye Bakanlığı Gelirler Genel Müdürlüğünden emekli şube müdürü bilirkişi tarafından, davacının tutuklu kaldığı günlere tekabül eden kazanç kaybının 1.488,55 TL olarak hesaplandığı,
Kolluk görevlilerince yapılan araştırma sonucu düzenlenen 29.09.2011 tarihli mali ve sosyal durum araştırma formunda; 1975 doğumlu, evli, iki çocuklu, ilkokul mezunu olan davacının, 120 TL kira karşılığında bir gecekonduda oturduğu, serbest çalıştığı, aylık gelirinin 800 TL olduğu, üzerine kayıtlı taşınır veya taşınmaz mal bulunmadığı bilgilerine yer verildiği,
Yerel Mahkemece, davacının taleplerinin kısmen kabulü ile 1.489 TL maddi, 20.000 TL manevi tazminatın davalı … Hazinesinden alınarak davacıya verilmesine, fazlaya ilişkin taleplerin reddine karar verildiği,
Anlaşılmaktadır.

Haksız ve hukuka aykırı olarak yakalanan veya tutuklanan kimselere tazminat ödenmesi esası, ülkemizde ilk kez 1961 Anayasası’nda düzenlenmiş, 30. maddesinde yakalama ve tutuklamanın hangi hâllerde söz konusu olacağı açıklandıktan sonra maddenin son fıkrasında; “Bu esaslar dışında işleme tâbi tutulan kimselerin uğrayacakları her türlü zararlar kanuna göre Devletçe ödenir.” hükmü yer almıştır.

1961 Anayasası’nda yer alan bu düzenleme doğrultusunda, 15.05.1964 tarihli Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 466 sayılı Kanun Dışı Yakalanan veya Tutuklanan Kimselere Tazminat Verilmesi Hakkındaki Kanun’un 1. maddesinde 7 bent hâlinde, tazminatı gerektiren hâller ayrıntılı olarak düzenlenmiş, 466 sayılı Kanun’un 1. maddesinin 8. bendinde yer alan, aynı tür suçtan mahkûm olanlar, itiyadi suçlular ve suç işlemeyi meslek veya geçinme vasıtası hâline getirenlerin tazminat isteyemeyeceklerine ilişkin hüküm 18.01.1991 tarihli Resmî Gazete’de yayımlanan 3696 sayılı Kanun ile kaldırılmıştır.

Haksız yakalanan ve tutuklanan kimselere tazminat ödenmesi esası 1982 Anayasası’nda da sürdürülmüş ve 19. maddesinde yakalama ve tutuklama şartlarına işaret edildikten sonra maddenin son fıkrasında; “Bu esaslar dışında bir işleme tabi tutulan kişilerin uğradıkları zarar, kanuna göre, Devletçe ödenir.” hükmüne yer verilmiştir.

Anılan hüküm bu kez 17.10.2001 tarihli Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 4709 sayılı Kanun’un 4. maddesi ile; “Bu esaslar dışında bir işleme tâbi tutulan kişilerin uğradıkları zarar, tazminat hukukunun genel prensiplerine göre, Devletçe ödenir.” şeklinde değiştirilmiştir.

Devletimizin tarafı olduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 5. maddesinde de kişilerin özgürlüğünün hangi hâllerde sınırlandırılabileceği belirlenmiş ve maddenin son fıkrasında bu şartlara aykırı davranılması hâlinde mağdur olan herkesin tazminat istemeye hakkı olduğu esası kabul edilerek, bireyin keyfi olarak özgürlüğünden yoksun bırakılmasının engellenmesi amaçlanmıştır.

1 Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe giren 5320 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkındaki Kanun’un 18. maddesiyle 07.05.1964 tarihli ve 466 sayılı Kanun Dışı Yakalanan veya Tutuklanan Kimselere Tazminat Verilmesi Hakkındaki Kanun yürürlükten kaldırılmış ve 5271 sayılı Kanun’un Yedinci Bölümünde, Koruma Tedbirleri Nedeniyle Tazminat ana başlığı altında, 141 ila 144. maddelerinde tazminat isteme şartları ve sonuçları yeniden ele alınmış, 141. maddesinde hangi durumlarda tazminat talep edilebileceği, 142. maddesinde tazminat isteminin şartları, 143. maddesinde tazminatın geri alınması, 144. maddesinde de tazminat isteyemeyecek kişiler düzenlenmiştir.

5320 sayılı Kanun’un 6. maddesinde yer alan;
“(1) Ceza Muhakemesi Kanununun 141 ilâ 144 üncü maddeleri hükümleri, 1 Haziran 2005 tarihinden itibaren yapılan işlemler hakkında uygulanır.
(2) Bu tarihten önceki işlemler hakkında ise, 07.05.1964 tarihli ve 466 sayılı Kanun Dışı Yakalanan veya Tutuklanan Kimselere Tazminat Verilmesi Hakkında Kanun hükümlerinin uygulanmasına devam olunur.” 
hükmü uyarınca somut uyuşmazlığın, davacının tutuklandığı tarih de göz önünde bulundurularak 5271 sayılı Kanun hükümleri doğrultusunda çözülmesi gerekmektedir.

5271 sayılı CMK’nın “Tazminat istemi” başlıklı 141. maddesinin birinci fıkrası davacının tutuklandığı tarih itibarıyla;
“(1) Suç soruşturması veya kovuşturması sırasında;
a) Kanunlarda belirtilen koşullar dışında yakalanan, tutuklanan veya tutukluluğunun devamına karar verilen,
b) Kanunî gözaltı süresi içinde hâkim önüne çıkarılmayan,
c) Kanunî hakları hatırlatılmadan veya hatırlatılan haklarından yararlandırılma isteği yerine getirilmeden tutuklanan,
d) Kanuna uygun olarak tutuklandığı hâlde makul sürede yargılama mercii huzuruna çıkarılmayan ve bu süre içinde hakkında hüküm verilmeyen,
e) Kanuna uygun olarak yakalandıktan veya tutuklandıktan sonra haklarında kovuşturmaya yer olmadığına veya beraatlerine karar verilen,
f) Mahkûm olup da gözaltı ve tutuklulukta geçirdiği süreleri, hükümlülük sürelerinden fazla olan veya işlediği suç için kanunda öngörülen cezanın sadece para cezası olması nedeniyle zorunlu olarak bu cezayla cezalandırılan,
g) Yakalama veya tutuklama nedenleri ve haklarındaki suçlamalar kendilerine, yazıyla veya bunun hemen olanaklı bulunmadığı hâllerde sözle açıklanmayan,
h) Yakalanmaları veya tutuklanmaları yakınlarına bildirilmeyen,
i) Hakkındaki arama kararı ölçüsüz bir şekilde gerçekleştirilen,
j) Eşyasına veya diğer malvarlığı değerlerine, koşulları oluşmadığı halde elkonulan veya korunması için gerekli tedbirler alınmayan ya da eşyası veya diğer malvarlığı değerleri amaç dışı kullanılan veya zamanında geri verilmeyen,
Kişiler, maddî ve manevî her türlü zararlarını, Devletten isteyebilirler.” 

Şeklinde düzenlenmiş, koruma tedbirleri nedeniyle tazminatın hangi hâllerde isteneceği on bent hâlinde sayılmış, 30.04.2013 tarihli Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 6459 sayılı Kanun’un 17. maddesiyle anılan fıkraya “k) Yakalama veya tutuklama işlemine karşı kanunda öngörülen başvuru imkânlarından yararlandırılmayan,” bendi eklenmiş, fıkranın son cümlesinde de kişilerin koruma tedbirleri nedeniyle uğradıkları maddi ve manevi her türlü zararlarını Devletten talep edebilecekleri belirtilmiştir.

Maddi tazminat ile davacının malvarlığında meydana gelen somut bir azalma ya da kazanç kaybı, ödediği avukatlık ücreti gibi masrafların karşılanması amaçlanırken, manevi tazminat kişinin sosyal çevresinde itibarının sarsılması, özgürlüğünden mahrum kalması nedeniyle duyduğu elem, keder, ıstırap ve ruhsal sıkıntıların bir ölçüde de olsa giderilmesi amacına yöneliktir.

Bu aşamada uyuşmazlık konusuyla ilgisi nedeniyle manevi tazminatın belirlenme yöntemi üzerinde de durulması gerekmektedir.

Manevi zararın tümüyle giderilmesi imkânsız ise de belirlenecek manevi tazminat kişinin acı ve ızdıraplarının dindirilmesinde, sıkıntılarının azaltılmasında etken olacaktır. Bu nedenle manevi tazminata hükmedilirken kişinin ceza infaz kurumunda kaldığı süre, sosyal ve ekonomik durumu, toplumsal konumu, atılı suçun niteliği, tutuklamanın şahıs üzerinde bıraktığı olumsuz etkiler dikkate alınarak, adalet ve hakkaniyet ilkeleriyle bağdaşır bir miktar olmasına özen gösterilmelidir.

Bu açıklamalar ışığında uyuşmazlık konusu değerlendirildiğinde;

1975 doğumlu, evli, iki çocuklu, ilkokul mezunu olan, tutuklandığı tarihte garson olarak çalışan ve uyuşturucu madde ticareti yapma suçundan 118 gün tutuklu kaldıktan sonra bu suçtan beraat eden davacının sosyal ve ekonomik durumu, toplumsal konumu ve ceza infaz kurumunda kaldığı süre, davacıya atılı suçun niteliği, tutuklamanın üzerinde bıraktığı olumsuz etkiler ve haksız tutukluluğun gerçekleştiği tarihteki paranın satınalma gücü de göz önüne alındığında, davacı lehine hükmolunan 20.000 TL manevi tazminatın makul olmayıp fazla olduğu sonucuna ulaşılmıştır.

Bu itibarla, Yerel Mahkemenin direnme kararına konu hükmünün bozulmasına karar verilmelidir.

SONUÇ:
Açıklanan nedenlerle;
1- Ankara 1. Ağır Ceza Mahkemesinin 27.12.2013 tarihli ve 414-453 sayılı direnme kararına konu hükmünün, davacı tarafından tutuklu kalınan süre nedeniyle açılan tazminat davasında hükmedilen manevi tazminat miktarının fazla belirlenmesi isabetsizliğinden BOZULMASINA,
2- Dosyanın, mahalline gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİ EDİLMESİNE, 24.01.2019 tarihinde yapılan müzakerede oy birliğiyle karar verildi.

Suç Konusu Esrarın Miktar İtibarıyla Kullanma Sınırları İçinde Kalması Gibi Kullanma Dışında Bir Amaçla

Suç Konusu Esrarın Miktar İtibarıyla Kullanma Sınırları İçinde Kalması Gibi Kullanma Dışında Bir Amaçla Bulundurduklarına İlişkin Delil Olmaması Karşısında Kullanmak İçin Uyuşturucu Madde Satın Alma Suçunu Oluşturduğu Kabul Edilmelidir

CEZA GENEL KURULU

Esas No: 2017/623

Karar No: 2019/123

Karar Tarihi: 21.02.2019

Uyuşturucu madde ticareti yapma suçundan sanık …’in 5237 sayılı TCK’nın 188/3, 62, 52, 53, 54 ve 63. maddeleri uyarınca 8 yıl 4 ay hapis ve 80 TL adli para cezası, sanık …’in ise aynı Kanun’un 188/3, 39/2-c, 62, 52, 53 ve 63. maddeleri uyarınca 4 yıl 2 ay hapis ve 20 TL adli para cezası ile cezalandırılmalarına, hak yoksunluklarına, müsadereye ve mahsuba ilişkin İskenderun 1. Ağır Ceza Mahkemesince verilen 16.04.2015 tarihli ve 68-118 sayılı hükümlerin, sanıkların müdafileri ve sanık … tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 9. Ceza Dairesince 14.01.2016 tarih ve 17086-124 sayı ile;

“Sanıkların kullanma miktarı sınırları içerisinde kalan uyuşturucu maddeyi, satma veya başkasına verme gibi kullanma dışında bir amaçla bulundurduklarına ilişkin savunmalarının aksine sanık …’in sonradan döndüğü ve atfı cürüm niteliğindeki beyanı dışında, her türlü şüpheden uzak kesin ve inandırıcı, delil bulunmadığı, bu hali ile sabit olan fiillerinin kullanmak için uyuşturucu madde bulundurmaktan ibaret olduğu gözetilmeden, suç vasfında yanılgıya düşülerek yazılı şekilde hüküm kurulması” isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmiştir.

Yerel Mahkeme ise 07.06.2016 tarih ve 78-164 sayı ile;

“…Sanık …’in emniyetteki müdafii huzurunda yaptığı anlatım olayın oluş şekli ile bire bir örtüşmektedir. Zira, sanık … olayın sıcaklığı içinde kuzeni olan diğer sanık …’ın uyuşturucu madde kullanmadığını, kendisinin kullandığını belirtmiş olup bu husus her ikisine ait dosyada mevcut test ve raporlar ile doğrulanmıştır. Sanık … olayın sıcaklığı içinde bu uyuşturucu maddeyi ….. isimli kişiden satın almak için irtibata geçtiklerini ve bu şahsın kendilerini karşılayıp uyuşturucu maddeyi sattığını belirtmiş olup ele geçen uyuşturucu maddeye ilişkin poşetin dış yüzeyinden alınan parmak izinin …..’e ait olduğu hususu dosyada mevcut ekspertiz raporu ile ortaya konulmuştur. Sanık … amcası oğlu olan diğer sanık …’le aralarında önceye dayalı bir husumet ya da ihtilaf olmadığını belirtmiş olup bu husus diğer sanık tarafından da doğrulanmıştır. Zaten mahkemedeki savunmalarında her iki sanık birbirlerini kollar şekilde beyanda bulunmuşlardır. Ayrıca; sanık … kendisinin yaklaşık 3 yıldan beridir uyuşturucu madde kullandığını belirttiği halde, yukarıda kapsamı açıklanan test ve rapor sonucu itibarı ile bu şahsın uyuşturucu madde kullanmadığı anlaşılmış, amcası oğlu olan diğer sanık …’in olayın sıcaklığı içinde alınmış ifadelerinin rapor ile örtüştüğü görülmüş, bu sebeple; Mahkememizce olayın oluş şekli bakımından sanık …’in müdafii huzurunda alınmış olan ifadelerine (özellikle de emniyet ifadesine) itibar edilerek bozmaya konu mahkumiyet hükmü kurulmuştur.

Olayın taraflarını bizzat dinleyen, yüz yüze yargılama yapan, sanıkların duruşmadaki hal ve tavırları ile beyanlarının alınması sürecindeki durumlarını gözlemleyen, delillerle temas eden ilk derece mahkemesinin sübut delilleri bakımından, neye itibar edeceği neye itibar etmeyeceği noktasında temyiz makamının fazla müdahaleci yaklaşımı hukuk ve usule uygun değildir. Zira, diğer sanıkla amcaoğlu olan, aralarında samimiyet bulunan, olay zamanı gece vakti bir araca binip bir ilden diğer bir ile birlikte gelen, yargılama sürecinde (özellikle mahkemede) birbirlerini kollayan, aralarında önceye dayalı husumet bulunmayan, soruşturmadaki ifadeleri raporlar ve belgeler ile doğrulanmış olan sanık …’in müdafii huzurunda alınmış ifadelerine Mahkememizce itibar edilerek hüküm kurulması hukuk ve usule uygundur. Böylesi bir durumda; Mahkememizce beyanlarına itibar edilen sanık …’in bu beyanının temyiz makamınca ‘atfı cürüm niteliğinde’ görülmesi; dosya kapsamı ve mevcut deliller ile örtüşmediğinden Yüksek Yargıtay 9. Ceza Dairesi’nin 14.01.2016 tarihli ve 17086-124 sayılı bozma ilamına uyulmamıştır. Ayrıca; sanık …’in soruşturmada olayın oluş şeklini doğru bir şekilde anlatıp kovuşturmada bu ifadesinden dönmüş bulunmasının hukuken bir kıymeti yoktur. Zira, bu tip yargılamalarda olayın sıcaklığı içinde doğru beyanda bulunan faillerin kovuşturma aşamasında ifadelerinden dönmeleri (karakolda doğruyu söyleyip mahkemede şaşma, darb-ı meselinde olduğu gibi) sıklıkla görülen vakıalardandır. Burada önemli olan soruşturma aşamasında olayın sıcaklığı içinde müdafii huzurunda verilen ifadenin diğer delillerle doğrulanıp doğrulanmadığıdır. İş bu davaya konu olayda ise olay günü sanık …’in eylemine yardım eden sanık …’in olayın sıcaklığı içinde müdafii huzurunda alınan soruşturma ifadeleri, yukarıda kapsamları açıklanan diğer delillerle doğrulanmıştır.

Böylece yapılan yargılamaya, toplanan delillere ve bu delillerden de özellikle olayın sıcaklığı içinde sanık …’in müdafii huzurunda alınmış olan ayrıntılı kolluk beyanına, diğer sanık …’in kaçamaklı savunmasına, iş bu davanın esasını teşkil eden arama, yakalama ve muhafaza altına alma tutanağı bilgilerine, ele geçen uyuşturucu maddenin miktarına ve niteliğine, ele geçen uyuşturucu madde bakımından düzenlenmiş olan uzman bilirkişi raporuna, sanıkların uyuşturucu madde kullanıp kullanmadıklarına ilişkin test ve doktor raporu bilgilerine, sanıklara ait nüfus ve adli sicil kayıt bilgileri ile sabıkalarındaki ilam örnekleri bilgilerine, olayın oluş şekline ve tüm dosya kapsamına göre;

Sanık … ile …’in yakın akraba oldukları, olay günü sanık …’ın Osmaniye ili Kadirli ilçesinden Antakya’ya madde almak için geldiği, gelirken kendisine yardımcı olsun diye uyuşturucu madde kullanan diğer sanık …’ı da yanına aldığı, sanık …’ın Antakya’da satın alacağı bu esrarı Adana ilinde satmayı düşündüğü, bu amaçla her iki sanığın geceleyin yola çıkıp Antakya’ya geldikleri, burada suça konu uyuşturucu maddeyi üçüncü şahıs konumunda olan ….. isimli kişiden sanık …’ın satın aldığı, sanık … bu eylemleri gerçekleştirirken yanında bulunan sanık …’in bu sanığa yardım ettiği, sanık … uyuşturucu maddeyi satın aldıktan sonra araçla dönerlerken Belen ilçesinde polis denetimine takıldıkları, sanıkların yaptıkları eylemin mahiyetini bildikleri için dur ikazına uymayıp araçla kaçtıkları, sanık …’ın araçla kaçarken diğer sanığa içinde uyuşturucu bulunan maddeyi araçtan atmasını istediği, sanık …’ın da buna uyup poşeti araçtan attığı, yapılan takip sonucunda yakalandıkları, kolluk kuvvetlerinin araçtan atılan bu poşeti buldukları, poşette çıkan maddenin madde maddesi olduğu, bu suretle sanık …’in isnad olunan uyuşturucu madde ticareti yapma suçunu işlediği, sanık …’in ise diğer sanığın eylemine yardım etmek sureti ile suça iştirak ettiği tam bir kanaatle sübuta ermiştir.

Her ne kadar sanıklar kovuşturma aşamasındaki savunmalarında uyuşturucu madde ticareti yapmadıklarını, uyuşturucu kullandıklarını, kullanım amacı ile bu uyuşturucuyu satın aldıklarını belirtmişlerse de; olayın sıcaklığı içinde müdafii huzurunda alınmış olan ve Mahkememizce itibar edilen sanık …’in emniyet ifadesinde olayın gerçek yüzünün anlatıldığı, sanık …’ın uyuşturucu maddeyi başkalarına satmak üzere satın aldığı, diğer sanık …’ın ise sanık …’ın bu eylemine yardım ettiği, sanıkların kovuşturmadaki savunmalarının kendilerini suçtan kurtarmaya matuf olduğu kabul ve kararına varılarak savunmalarına itibar olunmamıştır…” şeklindeki gerekçeyle bozmaya direnerek önceki hükümler gibi sanıkların cezalandırılmalarına karar verilmiştir.

Direnme kararına konu bu hükümlerin de, Cumhuriyet savcısı ile sanıkların müdafileri tarafından temyiz edilmesi üzerine, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 02.03.2017 tarihli ve 365163 sayılı “bozma” istemli tebliğnamesi ile dosya 6763 sayılı Kanun’un 36. maddesiyle değişik CMK’nın 307. maddesi uyarınca kararına direnilen daireye gönderilmiş, aynı madde uyarınca inceleme yapan Yargıtay 9. Ceza Dairesince 06.04.2017 tarih ve 388-825 sayı ile; direnme kararının yerinde görülmemesi üzerine Yargıtay Birinci Başkanlığına gelen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır.

TÜRK MİLLETİ ADINA

CEZA GENEL KURULU KARARI

Özel Daire ile Yerel Mahkeme arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; sanıkların üzerine atılı bulunan eylemin “uyuşturucu madde ticareti yapma” suçunu mu yoksa “kullanmak için uyuşturucu madde bulundurma” suçunu mu oluşturduğunun belirlenmesine ilişkindir.

İncelenen dosya kapsamından;
26.09.2014 tarihli arama, yakalama ve muhafaza altına alma tutanağına göre; İskenderun Sulh Ceza Hakimliğinin 22.09.2014 tarihli ve 2014/1017 değişik iş sayılı arama kararına istinaden Muhlisali Mahallesi, Mareşal Çakmak Caddesi, D-817 Karayolu üzerinde bulunan ilçe emniyet amirliği karşısında yol kontrol ve denetim görevlerine başlayan görevlilerin, 26.09.2014 tarihinde saat 02.00 sıralarında Hatay istikametinden İskenderun’a seyir hâlinde olan…..plaka sayılı, beyaz renkli, Renault-Kango marka aracı görüp, uygulama noktasında durması için ikazda bulundukları, buna rağmen durmayan aracın İskenderun istikametine doğru kaçmaya başladığı, yapılan takip üzerine aracın Sarımazı Mahallesinden otobana girdikten sonra otoban 1. köprüden yaklaşık 300 metre kadar ileride görevlilerce durdurulduğu, araç içerisinde bulunduğu görülen iki şahsın araçtan indirildikleri, aracın arka koltuğu üzerinde madde parçaları olduğunu gören görevlilerin yaptıkları çevre araştırmasında, şahısların yakalandıkları yerin 50 metre kadar gerisinde, yol kenarında siyah bir poşet içerisindeki esrarı buldukları, atmış oldukları esrarı nereden ve kimden temin ettikleri sorulan şahısların, Antakya’da adresini bilmedikleri bir yerde, tanımadıkları Suriyeli bir şahıstan aldıklarını beyan ettikleri, yapılan kimlik tespitinde araç sürücüsünün …, yanındaki şahsın ise … olduğunun belirlendiği, yakalanan şahıslar ile suç konusu maddenin polis merkez amirliğine getirildiği, ele geçirilen maddenin burada hassas terazi ile yapılan tartımında daralı 1050 gram olduğunun tespit edildiği,
Adana Polis Kriminal Laboratuvarınca düzenlenen 09.02.2015 tarihli uzmanlık raporuna göre; ele geçirilen net 944 gram yeşil renkli bitki parçalarından net 330,4 gram madde elde edilebileceği,
İskenderun Sulh Ceza Hakimliğinin 22.09.2014 tarihli ve 2014/1017 değişik iş sayılı önleme araması kararının olay yeri ve tarihini kapsadığı,
İskenderun Devlet Hastanesinin 29.09.2014 tarihli yazısında; … isimli şahsın idrar örneği vermediğinden uyuşturucu kullanıp kullanmadığının tespit edilemediğinin, … isimli şahıstan alınan idrar örneğinde ise uyuşturucu madde metabolitine rastlanılmadığının bildirildiği,
İskenderun Emniyet Müdürlüğü Olay Yeri İnceleme ve Kimlik Tespit Grup Amirliği tarafından düzenlenen 27.10.2014 tarihli raporuna göre; uyuşturucu maddenin sarılı olduğu siyah renkli naylon poşet ve iki adet şeffaf naylon poşet üzerinde yapılan incelemelerde elde edilen izler ile APFİS veri tabanı ve şüpheli şahıslardan alınan iz örnekleri üzerinde yapılan karşılaştırmalar sonucunda; siyah renkli naylon poşet dış yüzeyinden elde edilen (1), (2) ve (3) nolu izlerden, (1) ve (3) nolu izlerin 25.03.2014 tarihli başka bir olayda parmak izleri alınan …..’in sağ el serçe ve yüzük parmak izleri ile aynı olduğu, (2) nolu izin ise …’in sol el başparmak izi ile aynı olduğu, (4) nolu izin şüphelilerden alınan izlerden farklı birine ait olduğu,
İskenderun Cumhuriyet Başsavcılığınca 27.01.2015 tarihli ve 2015/50 sayılı karar ile ….. hakkında uyuşturucu madde ticareti yapma suçundan ayırma kararı verilen dosyanın soruşturma defterinin 2015/1125 sırasına kaydedildiği,
UYAP sistemi üzerinde yapılan incelemede; ….. hakkında uyuşturucu madde ticareti yapma suçundan ayırma kararı verilen dosyanın, İskenderun Cumhuriyet Başsavcılığının 27.01.2015 tarihli ve 2015/54 sayılı yetkisizlik karar ile Kırıkhan Cumhuriyet Başsavcılığına gönderildiği, Kırıkhan Cumhuriyet Başsavcılığının 13.03.2015 tarihli fezlekesi üzerine Hatay Cumhuriyet Başsavcılığınca 09.04.2015 tarihli ve 2303-222 sayılı iddianame ile adı geçen hakkında kamu davası açıldığı, Hatay 1. Ağır Ceza Mahkemesince yapılan yargılama sonucunda 21.10.2015 tarihli ve 185-299 sayılı kararı ile sanığın uyuşturucu madde ticareti yapma suçundan mahkûmiyetine karar verildiği, sanık müdafi tarafından temyiz edilen hükmün yapılan incelemesi sonucunda Yargıtay 10. Ceza Dairesince 31.03.2016 tarihli ve 612-1057 sayılı ilam ile düzeltilerek onanmasına karar verildiği,
Anlaşılmıştır.

Sanık … kollukta; 25.09.2014 tarihinde saat 23.00 sıralarında kuzeni olan sanık … ile birlikte…..plaka sayılı araçla Kadirli ilçesinden Hatay’ın Kırıkhan ilçesine, daha önceden madde almak için haberleştikleri ….. isimli şahsın yanına gittiklerini, kendilerini beklemekte olan adı geçenle buluşup bir süre oturduktan sonra alacakları esrarı denemek amacıyla içtiklerini, …..’ın 1000 TL karşılığında ….. isimli şahıstan siyah poşet içerisinde bir kilogram madde maddesini alması sonrasında Kadirli’ye dönmek üzere yola çıktıklarını, Belen ilçesine geldiklerinde yol kontrolü yapmakta olan görevlilerin kendilerine dur ikazında bulunduklarını, ancak aracı kullanan sanık …’ın durmayarak kaçtığını, bu kaçışları sırasında sanık …’ın madde bulunan poşeti araçtan atmasını istediğini, poşeti dışarıya attığını, takip eden görevlilerin araçlarının önlerini kesmek suretiyle kendilerini durdurduklarını ve araçtan indirdiklerini, aracın koltuğu üzerinde madde kırıntılarını gören görevlilerin, çevrede yaptıkları araştırmada durduruldukları yerin 50 metre kadar gerisinde atmış olduğu poşeti bulup kendilerini karakola getirdiklerini, yakalanan esrarın kendisine ait olmadığını, sanık …’a ait olduğunu, sanık …’ın madde kullanmadığını ancak isteyenlere madde sattığını, kendisinin ise madde kullandığını, sanık …’la birlikte gelmesinin sebebinin esrardan kendisine de kullanması için verebileceği düşüncesi olduğunu, savcılıkta farklı olarak; madde satın alacağını söyleyen diğer sanık …’a yol arkadaşlığı yapmak için araçta bulunduğunu, madde satın alma veya kullanma gibi bir amacı olmadığını, sanık …’ın uyuşturucu madde kullandığını düşündüğünü, sanık …’tan uyuşturucu madde isteyenlerin olduğunu ancak adı geçenin uyuşturucu madde sattığını görmediğini, emin olamamakla birlikte ilk defa başkalarına satma amacıyla suç konusu esrarı aldığını tahmin ettiğini, ancak kesin bir bilgisinin olmadığını, sorguda; önceki beyanlarını tekrar ettiğini, mahkemede ise; olay günü madde kullandığını, sanık …’ın gezmek amacıyla Antakya’ya gidelim teklifini kabul ettiğini, birlikte sanık …’ın babasına ait araçla Antakya’ya geldiklerini, sanık …’ın burada arkadaşları ile buluştuğunu ve ….. isimli bir şahısla konuştuğunu, daha sonra araçta suç konusu uyuşturucu maddeyi görüp “Ben bunun sorumluluğunu almam” dediğini, sanık …’ın da “Tamam, sorumlu benim” şeklinde cevap verdiğini, sanık …’ın kullanmak amacı ile suç konusu esrarı satın aldığını, ….. isimli kişiyi sadece diğer sanık …’ın bahsetmesi nedeniyle tanıdığını, sanık …’ın uyuşturucu kimden aldığını bilmediğini, sanık …’ı madde satarken de görmediğini, olay günü uykusuzluk ve şaşkınlığından farklı ifade verdiğini,
Sanık … kollukta; 25.09.2014 tarihinde saat 23.00 sıralarında, kendisi madde kullandığı için diğer sanık … ile birlikte ikamet ettikleri Kadirli ilçesinden Antakya’ya yola çıktıklarını, Antakya’da bir mahallede uzun boylu, zayıf yapılı, normal saçlı, sakallı, esmer üzerinde mavi renkli bir tişört, mavi renkli kot pantolon bulunan şahıstan bir kilogram madde satın aldığını, esrarı şoförlüğünü yaptığı aracın önüne ayaklarının arasına koyduğunu, Kadirli ilçesine dönmek üzere saat 01.00 sıralarında yola çıktıklarını, Belen ilçesinden geçerken yolda polislerin uygulama yaptığını gördüğünü, esrarı yakalatmamak için polislerin dur ikazına uymayarak kaçtığını, kaçarken ayaklarının arasında bulunan poşet içerisindeki esrarı yola fırlattığını, takip eden görevlilerin kendilerini durdurduğunu, yaptıkları arama neticesinde poşet içerisindeki esrarı bulduklarını, yakalanan esrarın kendisine ait olduğunu ve ticari amaçla almadığını, diğer sanık …’ın madde kullandığını bildiğini ancak yakalanan esrarla bir ilgisi olmadığını, savcılıkta ek olarak; suç konusu esrarı kişisel ihtiyacı için Antakya’da Mehmet isimli şahıstan satın aldığını, burada sanık … ile Mehmet isimli şahısın suç konusu esrardan bir miktar içtiklerini, ancak kendisinin içmediğini, ardından Kadirli’ye dönmek için yola çıktıklarını, polislerin kontrol yaptıklarını görmesi ve kendilerini durdurmak istemesi üzerine kaçtığını, bu sırada araçta bulunan esrarı atmasını diğer sanık …’dan istediğini, adı geçinin de madde bulunan poşeti araçtan dışarı attığını, sanık …’ın suç konusu esrarı başkalarına satmak için aldığına dair beyanını kabul etmediğini, sorguda; önceki beyanlarını tekrar ettiğini, mahkemede ise; kullandığı esrarı ucuza temin etmek amacıyla diğer sanık … ile birlikte Antakya’ya geldiklerini, sanık …’ın madde almak için gelmediğini, Antakya Narlıca’da ….. isimli şahısla buluştuklarını, adı geçenin getirdiği uyuşturucu maddeden diğer sanık …’ın içtiğini, poşet içinde bulunan uyuşturucuyu 950 TL karşılığında satın aldığını, daha sonra Kadirli’ye dönmek için yola çıktıklarını, polis kontrolünü görünce kaçtıklarını ancak yakalandıklarını,
Savunmuşlardır.

5237 sayılı TCK’nın “Uyuşturucu veya uyarıcı madde imal ve ticareti” başlıklı 188. maddesinin 3. fıkrası; “Uyuşturucu veya uyarıcı maddeleri ruhsatsız veya ruhsata aykırı olarak ülke içinde satan, satışa arz eden, başkalarına veren, sevk eden, nakleden, depolayan, satın alan, kabul eden, bulunduran kişi, on yıldan az olmamak üzere hapis ve yirmibin güne kadar adlî para cezası ile cezalandırılır. Ancak, uyuşturucu veya uyarıcı madde verilen veya satılan kişinin çocuk olması hâlinde, veren veya satan kişiye verilecek hapis cezası on beş yıldan az olamaz.” biçiminde olup, madde gerekçesinde de vurgulandığı gibi üçüncü fıkrada, uyuşturucu ve uyarıcı madde ticaretine ilişkin çeşitli fiiller, ayrı bir suç olarak tanımlanmıştır.

Buna göre; uyuşturucu veya uyarıcı maddelerin ruhsatsız veya ruhsata aykırı olarak ülke içinde satışı, satışa arzı, başkalarına verilmesi, sevk edilmesi, nakli, depolanması ya da kazanç amacıyla satın alınması, kabul edilmesi veya bulundurulması, bir ve ikinci fıkralara göre ayrı bir suç oluşturmaktadır.

Aynı Kanunun “Kullanmak için uyuşturucu veya uyarıcı madde satın almak, kabul etmek veya bulundurmak ya da uyuşturucu veya uyarıcı madde kullanmak” başlıklı 191. maddesinin 1. fıkrası ise; “Kullanmak için uyuşturucu veya uyarıcı madde satın alan, kabul eden veya bulunduran ya da uyuşturucu veya uyarıcı madde kullanan kişi, iki yıldan beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.”şeklinde düzenlenmiş olup, kullanmak için uyuşturucu veya uyarıcı madde satın almak, kabul etmek veya bulundurmak ya da kullanmak fiilleri suç olarak tanımlanmıştır.

Uyuşturucu madde bulundurma eyleminin, kullanmak için uyuşturucu madde bulundurmak suçunu mu yoksa uyuşturucu madde ticareti suçunu mu oluşturduğunun tespitinde belirgin rol oynayan husus, bulundurmanın amacıdır. Ceza Genel Kurulunun 15.06.2004 tarihli ve 107-136 ile 06.03.2012 tarihli ve 387-75 sayılı kararları başta olmak üzere bir çok kararında da belirtildiği üzere, uyuşturucu madde bulundurmanın, kullanma maksadına matuf olduğunun belirlenmesinde dikkate alınması gereken ve öğreti ile uygulamada da kabul görmüş olan bazı kriterler bulunmaktadır.

Bunlardan ilki; failin bulundurduğu uyuşturucu maddeyi başkasına satma, devir veya tedarik etmek hususunda herhangi bir davranış içine girip girmediğidir.
İkinci kriter, uyuşturucu maddenin bulundurulduğu yer ve bulunduruluş biçimidir. Kişisel kullanım için uyuşturucu madde bulunduran kimse, bunu her zaman kolaylıkla erişebileceği bir yerde, örneğin genellikle evinde veya iş yerinde bulundurmaktadır. Buna karşın uyuşturucunun ev veya iş yerine uzakta, çıkarılıp alınması güç ve zaman gerektiren depo, mağara, samanlık gibi bir yere gizlemesi kullanma dışında bir amaçla bulundurulduğunu gösterebilir. Yine, uyuşturucunun çok sayıda özenli olarak hazırlanmış küçük paketçikler halinde olması, her paketçiğin içine hassas biçimde yapılan tartım sonucu aynı miktarda uyuşturucu madde konulmuş olması, uyuşturucu maddenin ele geçirildiği yerde veya yakınında, hassas terazi ve paketlemede kullanılan ambalaj malzemelerinin bulunması, kullanım dışında bir amaçla bulundurulduğu hususunda önemli bir belirtidir.

Üçüncü kriter de, bulundurulan uyuşturucu maddenin çeşit ve miktardır. Uyuşturucu madde kullanan kimse genelde bir ya da benzer etki gösteren iki değişik uyuşturucu maddeyi bulundurur. Bu nedenle değişik nitelikte ve farklı etkileri olan madde, madde, madde ve amfetamin içeren tabletleri birlikte bulunduran sanığın bunları satmak amacıyla bulundurduğu kabul edilebilir. Kişisel kullanım için kabul edilebilecek miktar, kişinin fiziksel ve ruhsal yapısı ile uyuşturucu veya uyarıcı maddenin niteliğine, cinsine ve kalitesine göre değişiklik göstermekle birlikte, Adli Tıp Kurumunun mütalaalarında madde kullananların her defasında 1-1,5 gram olmak üzere günde üç kez madde tüketebildikleri bildirilmektedir. madde kullanma alışkanlığı olanların bunları göz önüne alarak, birkaç aylık ihtiyaçlarını karşılayacak miktarda madde maddesini ihtiyaten yanlarında veya ulaşabilecekleri bir yerde bulundurabildikleri de adli dosyalara yansıyan ve bilinen bir husustur. Buna göre, madde kullanan faillerin olağan sayılan bu süre içinde kişisel olarak kullanıp tüketebilecekleri miktarın üzerinde madde maddesi bulundurmaları halinde, bulundurmanın kişisel kullanım amacına yönelik olmadığı kabul edilmelidir.

Öte yandan, Ceza yargılamasının en önemli ilkelerinden biri olan “in dubio pro reo” yani “kuşkudan sanık yararlanır” ilkesi uyarınca, sanığın bir suçtan cezalandırılmasının temel koşulu, suçun kuşkuya yer vermeyen bir kesinlikle ispat edilmesine bağlıdır. Gerçekleşme şekli kuşkulu ve tam olarak aydınlatılamamış olaylar ve iddialar sanığın aleyhine yorumlanarak mahkûmiyet hükmü kurulamaz. Oldukça geniş bir uygulama alanı bulunan bu kural, bir suçun gerçekten işlenip işlenmediği veya işlenmiş ise gerçekleştirme biçimi konusunda kuşku belirmesi halinde uygulanabileceği gibi, suç niteliğinin belirlenmesi bakımından da geçerlidir. Ceza mahkûmiyeti, kesin ve açık bir ispata dayanmalıdır. Bu ispat, hiçbir kuşku ve başka türlü bir oluşa olanak vermeyecek açıklıkta olmalıdır. Yüksek de olsa bir olasılığa dayanılarak sanığı cezalandırmak, ceza yargılamasının en önemli amacı olan gerçeğe ulaşmadan, varsayıma dayalı olarak hüküm vermek anlamına gelir. O halde ceza yargılamasında mahkûmiyet, büyük veya küçük bir olasılığa değil, her türlü kuşkudan uzak bir kesinliğe dayanmalıdır. Adli hataların önüne geçilebilmesinin başka bir yolu da bulunmamaktadır.

Bu açıklamalar ışığında uyuşmazlık konusu değerlendirildiğinde;

İskenderun Sulh Ceza Hakimliğinin önleme araması kararına istinaden 26.09.2014 tarihinde D-817 Karayolu üzerinde bulunan ilçe emniyet amirliği karşısında yol kontrol ve denetim görevlerine başlayan görevlilerin, saat 02.00 sıralarında Hatay istikametinden İskenderun’a seyir hâlinde olan ve şoför koltuğunda sanık …’ın, sağ ön koltuğunda sanık …’ın oturduğu…..plaka sayılı aracı görüp, uygulama noktasında durması için ikazda bulundukları, söz konusu aracın durmayarak İskenderun istikametine doğru kaçmaya başladığı, yapılan takip sonucu aracın görevlilerce durdurulduğu, araç içerisindeki sanıkların araçtan indirildikleri, aracın arka koltuğu üzerinde madde parçaları olduğunu gören görevlilerin yaptıkları çevre araştırmasında, sanıkların durduruldukları yerin 50 metre kadar gerisinde yol kenarında bulunan poşet içerisinde suç konusu esrarı ele geçirdikleri olayda;

Kadirli ilçesinde oturan sanıkların, Kırıkhan ilçesine giderek suç konusu esrarı aldıktan sonra tekrar ikamet ettikleri ilçeye döndükleri sırada yakalanmaları, ele geçirilen net 330,4 gram ağırlığındaki suç konusu esrarın miktar itibarıyla kullanma sınırları içinde kalması, söz konusu uyuşturucu maddenin tek parça hâlinde ele geçirilmesi, uyuşturucu madde kullandıklarını söyleyen sanıkların savunmalarının aksine, birlikte satın aldıkları suç konusu esrarı başkalarına satacaklarına, devredeceklerine veya vereceklerine ilişkin herhangi bir davranış içinde oldukları hususunda bir tespit bulunmadığı gibi kullanma dışında bir amaçla bulundurduklarına ilişkin delil de olmaması, sanık …’ın, diğer sanık …’ın suç konusu esrarı isteyenlere sattığı şeklindeki soyut ve suç atma niteliğinde kalabilecek kolluktaki beyanından dönmesi karşısında, sanıkların sabit olan eylemlerinin kullanmak için uyuşturucu madde satın alma suçunu oluşturduğu kabul edilmelidir.

Bu itibarla, Yerel Mahkemenin direnme kararına konu hükümlerinin bozulmasına karar verilmelidir.

SONUÇ:
Açıklanan nedenlerle;
1- İskenderun 1. Ağır Ceza Mahkemesinin 07.06.2016 tarihli ve 78-164 sayılı direnme kararına konu hükümlerinin, sanıkların eylemlerinin kullanmak için uyuşturucu madde bulundurma suçunu oluşturduğunun gözetilmemesi isabetsizliğinden BOZULMASINA,
2- Dosyanın, mahalline gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİ EDİLMESİNE, 21.02.2019 tarihinde yapılan müzakerede oy birliğiyle karar verildi.