Hukuk Genel Kurulu

HUMK Döneminde Açılan Davanın Açılmamış Sayılması İçin Üç Kez Takipsiz Bırakılması Gerektiği

HUMK Döneminde Açılan Davanın Açılmamış Sayılması İçin Üç Kez Takipsiz Bırakılması Gerektiği

Taraflar arasındaki “alacak” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Ankara 10. Sulh Hukuk Mahkemesince davalı … yönünden davanın feragat nedeniyle reddine, diğer davalılar yönünden davanın kısmen kabulüne dair verilen 26.02.2013 tarihli ve 2009/2462 E., 2013/199 K. sayılı kararın davalılar …, …… (…..) ve…… vekilince temyizi üzerine Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin 22.01.2014 tarihli ve 2013/11019 E., 2014/1326 K. sayılı kararı ile:

“…Davacı vekili, taraflar arasında düzenlenen ve dava dışı …..Gıda San. Taah. Tic. Ltd. Şti. hisselerinin davalılar tarafından müvekkiline devredilmesine ilişkin 16.10.2006 tarihli Şirket Hissesi Satış Protokolü’nün 5. maddesi hükmü uyarınca anılan şirkete ait 15.10.2006 tarihine kadar alacaklar ile içerisinde vergi borçlarının da bulunduğu şirkete ait çeşitli borçların davalılara ait olduğunun belirtilmiş olmasına rağmen belirtilen döneme ait toplam 6.753,17 TL vergi borcunun, davalılarca ödenmemesi nedeniyle müvekkillerince ödenmek zorunda kalındığını ileri sürerek, 6.753,17 TL alacağın reeskont faizi ile birlikte davalılardan müştereken ve müteselsilen tahsilini talep ve dava etmiş, 26.02.2013 tarihinde davalı … hakkındaki davalarından vazgeçmiştir.

Davalılar vekili, dava konusu 16.10.2006 tarihli Protokol’de müvekkili … dışında diğer müvekkillerinin imzasının bulunmadığını, bu nedenle bu müvekkillerinin davada taraf sıfatının olmadığını, anılan protokolün TTK’na aykırı olarak adi şekilde düzenlendiğinden hüküm ifade etmediğini, 03.04.2007 tarihli Limited Şirket Hisse Devri Sözleşmesi ile davacı taraf devre konu şirketi tüm aktif ve pasifleri ile birlikte devraldığını, basiretli davranmakla yükümlü olan davacıya sözleşmenin imzalanmasından önce vergi dairesinden alınan borç bildirim yazısı ile Merkez Bankası A.Ş.’den alınan kredi ve risk bildirimi durumunu gösteren yazı örneklerinin davacı tarafa verildiğini savunarak, davanın reddini istemiştir.

Mahkemece; iddia, savunmalar ve bilirkişi raporlarına göre, dava konusu vergi borçlarının bilançoda görülmediği, limited şirket hissesi mevcut bilançoya bakılarak alındığından bilançoda görünmeyen, miktarı belli olmayan, üstelik ceza ve piyasa faiz haddinden çok daha yüksek miktarda gecikme faizi içeren bir kamu borcunun “şirketin hisseleri aktif ve pasifleri ile birlikte devredilmiştir” ifadesi ile devralana geçtiğinin düşünülemeyeceği, devir tarihi itibariyle bilançoda yer almayan bir borçtan devralan davacının sorumlu olmayacağı, 2004-2005-2006 yılları için davacı tarafından ödenen vergi ve cezalardan davalıların payları oranında sorumlu olduğu gerekçesiyle, davalı …’e karşı açılan davanın vaki feragat nedeniyle reddine, diğer davalılara karşı açılan davanın kısmen kabulü ile 4.389,56 TL asıl alacak 70,23 TL faizin ve asıl alacağın dava tarihinden itibaren ticari faizi ile birlikte davalılardan müştereken ve müteselsilen tahsiline, bakiye talebin reddine karar verilmiştir.

Kararı, davalılar …, …… ve…… vekili temyiz etmiştir.

Dava, alacak istemine ilişkin olup mahkemece dosyanın ilk kez 05.04.2011 tarihinde takip edilmemesi nedeniyle işlemden kaldırılmasına karar verilmiş ancak, davacı vekili tarafından dosyanın yenilenmesi üzerine yargılamaya devam edilmiştir. Yargılamanın devamı esnasında 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu (HMK) 01.10.2011 tarihinde yürürlüğe girmiş ve bu tarihten sonra davacı vekili 11.12.2011 tarihli celseye gelmemiş, mahkemece ikinci kez dosyanın işlemden kaldırılmasına karar verilmiştir.

6100 HMK’nın 316. maddesi hükmüne göre Sulh Hukuk Mahkemeleri’nin görevine giren dava ve işlerde basit yargılama usulü uygulanacak olup, aynı yasanın 320/4. maddesi hükmü uyarınca da basit yargılama usulüne tabi davalarda işlemden kaldırılmasına karar verilmiş olan dosya, yenilenmesinden sonra takipsiz bırakılırsa dava açılmamış sayılır. HMK’nın 448. maddesi gereğince bu kanun hükümleri tamamlanmış işlemleri etkilememek kaydıyla derhal uygulanır. Bu durumda somut olayda ikinci kez dosyanın müracaata kaldığı 11.12.2011 tarihinde 6100 sayılı yasa yürürlükte olup 448. madde hükmü gereğince, aynı yasanın 320/4. maddesinin uygulanması gerekeceğinden, mahkemece, davanın açılmamış sayılmasına karar verilmesi gerekirken yazılı olduğu şekilde karar verilmesi doğru olmamış, bozmayı gerektirmiştir…”

gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

HUKUK GENEL KURULU KARARI

Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü:

Dava, şirketler hukukundan doğan alacak istemine ilişkindir.

Davacı vekili, taraflar arasında imzalanan 16.10.2006 tarihli şirket hisse devir satış sözleşmesi ile dava dışı …..Gıda San. Taah. Tic. Ltd. Şti. hisselerinin davalılar tarafından müvekkiline devredildiğini, şirket hisse satış protokolünün 5’inci maddesinde anılan şirkete ait 15.10.2006 tarihine kadar alacaklar ile içerisinde vergi borçlarının da bulunduğu çeşitli borçların davalılara ait olduğunun açıkça belirtildiğini, ancak vergi borçlarının 2004 ve 2005 yılına ait olanların tamamı, 2006 yılına ait olan vergi borcunun ise devir tarihi olan 15.10.2006 tarihine kadarki toplamı olan 6.753,17TL borcun davalılarca ödenmemesi üzerine müvekkillerince ödendiğini ileri sürerek, 6.753,17TL’nin reeskont faizi ile birlikte davalılardan müştereken ve müteselsilen tahsiline karar verilmesini talep ve dava etmiş; 26.02.2013 tarihli duruşmada davalı … hakkındaki davadan vazgeçtiğini beyan etmiştir.

Davalılar vekili, dava konusu 16.10.2006 tarihli protokolde müvekkili … dışında diğer müvekkillerinin imzaları bulunmadığından davada taraf sıfatlarının olmadığını, anılan protokolün 6762 sayılı Türk Ticaret Kanunu’na (TTK) aykırı olarak adi yazılı şekilde düzenlendiğinden hüküm ifade etmediğini, 03.04.2007 tarihli limited şirket hisse devir sözleşmesi ile davacı tarafın devre konu dava dışı şirketi tüm aktif ve pasifleri ile birlikte devraldığını ve vergi dairesinden alınan borç bildirim yazısı ile Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası A.Ş.’den alınan kredi ve risk bildirimi durumunu gösteren yazı örneklerinin davacı tarafa devir işlemi yapılmadan önce verildiğini savunarak davanın reddine karar verilmesini istemiştir.

Yerel Mahkemece, devir tarihi itibariyle bilançoda yer almayan bir borçtan devir alan davacının sorumlu olmayacağı, dava dosyasında mevcut 2004-2005-2006 yılları için davacı tarafından ödenen vergi ve cezalardan davalılara düşen pay hesabı bilirkişilere yaptırılarak denetime elverişli bilirkişi raporu çerçevesinde davalı …’e karşı açılan davadan vaki feragat nedeniyle reddine, diğer davalılara karşı açılan davanın kısmen kabulü ile 4.389,56TL asıl alacak 70,23TL faizin ve asıl alacağın dava tarihinden itibaren ticari faizi ile birlikte davalılardan müştereken ve müteselsilen tahsiline, bakiye talebin reddine karar verilmiştir.

Davalılar …, …… (…..) ve…… vekilince temyizi üzerine karar, Özel Dairece yukarıda başlık bölümünde gösterilen nedenlerle bozulmuştur.
Bozma kararına karşı yerel mahkemece ilk karardaki gerekçeler tekrar edilmek ve konuyla ilgili olduğu değerlendirilen Hukuk Genel Kurulu’nun 29.05.2013 tarihli ve 2012/21-1698 E., 2013/779 K. sayılı kararına da değinilmek suretiyle direnme kararı verilmiştir.

Direnme kararı yukarıda adı geçen davalılar vekilince temyiz edilmiştir.

Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun (HMK) 316/g bendi uyarınca basit yargılama usulünün uygulandığı Sulh Hukuk Mahkemelerinde, Mülga 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun (HUMK) 409’uncu maddesinin yürürlükte olduğu 16.11.2009 tarihinde açılan ve 05.04.2011 tarihinde HUMK’nın 409’uncu maddesi uyarınca bir kez, HMK’nın 150’nci maddesine göre de 11.12.2012 tarihinde bir kez olmak üzere işlemden kaldırılmasına karar verilen davada, 6100 sayılı HMK’nın 320/4’üncü maddesine göre davanın açılmamış sayılmasına karar verilmesinin gerekip gerekmediği noktasında toplanmaktadır.

Uyuşmazlığın çözümü için davanın açılmamış sayılmasına ilişkin yasal düzenlenmelerin incelenmesi gerekir.

Mülga 1086 sayılı HUMK’nın 409’uncu maddesi:

“Oturuma çağrılmış olan tarafların hiçbiri gelmediği veya gelip de davayı takip etmeyeceklerini bildirdikleri takdirde dava yenileninceye kadar dosyanın işlemden kaldırılmasına karar verilir.
Oturum gününün belli edilmesi için tarafların başvurması gereken hâllerde, gün tespit ettirilmemiş ise, son işlem tarihinden başlayarak bir ay geçmekle birinci fıkra hükmü uygulanır.

Yukarıdaki fıkralar hükmü gereğince dosyası işlemden kaldırılmış olan dava, işlemden kaldırıldığı tarihten başlayarak üç ay içinde taraflardan birinin dilekçe ile başvurması üzerine yenilenebilir. Yenileme dilekçesi, oturum, gün, saat ve yerini bildiren çağrı kâğıdı ile birlikte taraflara tebliğ olunur.

Dava dosyanın işlemden kaldırıldığı tarihten başlayarak bir ay geçtikten sonra yenilenirse yeniden harç alınır. Bu harç yenileyen tarafından ödenir ve karşı tarafa yüklenemez. Bu şekilde harç verilerek yenilenen dava, yeni bir dava sayılmaz.

İşlemden kaldırıldığı tarihten başlayarak üç ay içinde yenilenmeyen davalar açılmamış sayılır ve mahkemece bu hususta kendiliğinden karar verilerek kayıt kapatılır.

Birinci ve ikinci fıkralar gereğince işlemden kaldırılmasına karar verilmiş ve sonradan yenilenmiş olan dava, ilk yenilemeden sonra bir defadan fazla takipsiz bırakılamaz. Aksi halde beşinci fıkra hükmü uygulanır.”

hükmünü içermektedir.

Öte yandan 01.10.2011 tarihinde yürürlüğe giren 6100 sayılı HMK’nın konu ile ilgili 150’inci maddesinin birinci fıkrası “Usulüne uygun şekilde davet edilmiş olan taraflar, duruşmaya gelmedikleri veya gelip de davayı takip etmeyeceklerini bildirdikleri takdirde dosyanın işlemden kaldırılmasına karar verilir”, aynı maddenin altıncı fıkrası “İşlemden kaldırılmasına karar verilmiş ve sonradan yenilenmiş olan dava, ilk yenilenmeden sonra bir defadan fazla takipsiz bırakılamaz. Aksi hâlde dava açılmamış sayılır.” şeklinde düzenlenme yer almaktadır.

Bunun yanı sıra 6100 sayılı HMK’nın 320/4’üncü maddesi “Basit yargılama usulüne tabi davalarda, işlemden kaldırılmasına karar verilmiş olan dosya, yenilenmesinden sonra takipsiz bırakılırsa, dava açılmamış sayılır.” şeklinde düzenlenmiştir.

Bu düzenlemeden anlaşılacağı üzere 1086 sayılı HUMK döneminde bir ayrım yapılmadığı hâlde, 6100 sayılı HMK’da davanın açılmamış sayılmasına karar verilmesi hakkında basit yargılamaya tabi olan dava ve işler ile ilgili uyuşmazlıklar hakkında farklı bir düzenleme yapılmış ve basit yargılama usulü uygulanan davalarda, davanın birden fazla takipsiz bırakılamayacağı kabul edilmiştir.

Bu nedenle somut olayın çözümlenmesi için 1086 sayılı HUMK’nın mı yoksa 6100 sayılı HMK’nın mı olaya uygulanması gerektiğinin öncelikle belirlenmesi gerekir.

Bir usul hükmünün yürürlüğe girmesinden sonra bir dava açılırsa bu davaya yeni usul kurallarının uygulanması esastır. Dava konusu işlemin daha önce yapıldığı ileri sürülerek, o sırada geçerli kuralların uygulanması istenemez. Ancak yeni hükümlerin ne zaman yürürlüğe gireceği açıkça düzenlenmişse bu düzenleme dikkate alınacaktır. Buna ilişkin hüküm yoksa usul işleminin tamamlanıp tamamlanmadığına bakılması gerekir. Eğer bir usul işlemi tamamlandıktan sonra yeni kural yürürlüğe girerse o işlem geçerli olarak kalır. Buna karşılık bir usul işlemi henüz tamamlanmamış veya başlamamış ise yeni kanun, kural olarak hemen yürürlüğe girecektir. Çünkü genel olarak kanunlar hemen etkili olur ve uygulanırlar.

Bu noktada somut uyuşmazlığa uygulanacak hükümlerin belirlenmesine yönelik olarak uyuşmazlığa konu işlemin “tamamlanmış usul işlemi” niteliğinde olup olmadığı belirlenmesi amacıyla zaman bakımından uygulama ile ilgili 6100 sayılı HMK’nın ilgili hükmüne de değinmek gerekir:

Anılan Yasanın “zaman bakımından uygulanma” başlığını taşıyan 448. maddesi;

“(1) Bu Kanun hükümleri, tamamlanmış işlemleri etkilememek kaydıyla derhâl uygulanır.” düzenlemesini içermektedir.

Usul hukuku alanında geçerli olan temel ilke, yargılamaya ilişkin kanun hükümlerinin derhal yürürlüğe girmesidir. Bu ilkenin benimsenmesinin nedeni ise usul hükümlerinin kamu düzeni ile yakından ilgili olmasıdır.

Usul kurallarının zaman bakımından uygulanmasında derhal uygulanırlık kuralı ile birlikte dikkate alınması gereken bir husus da yeni usul kuralı yürürlüğe girdiğinde, ilgili “usul işleminin tamamlanıp tamamlanmadığı”dır.

Bu nedenle somut uyuşmazlığa uygulanacak hükümlerin belirlenmesine yönelik olarak uyuşmazlığa konu işlemin “tamamlanmış usul işlemi” niteliğinde olup olmadığı belirlenmelidir.

Hemen belirtilmelidir ki dava, dava dilekçesinin mahkemeye verilmesiyle başlayan ve bir kararla (veya hükümle) sonuçlanıncaya kadar devam eden çeşitli usul işlemlerinden ve aşamalarından oluşmaktadır. Yargılama sırasındaki her usul işlemi, ayrı ayrı ele alınıp değerlendirmeye tabi tutulmalıdır. Bir davayı bütün olarak değerlendirip, bu konuda yeni kanunun etkili olup olmayacağı söylenemez. Yargılama sırasında yapılan bir usul işlemi ve kesiti tamamlanmış ise artık yeni kanun o usul işlemi hakkında etkili olmayacak dolayısıyla da uygulanmayacaktır.

Eğer bir usul işlemi, yargılama sırasında yapılmaya başlanıp tamamlandıktan sonra yeni bir usul kuralı yürürlüğe girerse söz konusu işlem geçerliliğini korur. Başka bir deyişle, tamamlanmış usul işlemleri, yeni yürürlüğe giren usul hükmünden (veya kanunundan) etkilenmez.

Usul hükümleri kanunda aksine bir düzenleme getirilmediği takdirde tamamlanmış usul işlemlerine bir etkisi olmayacak, önceki kanuna göre yapılmış ve tamamlanmış olan işlemler geçerliğini koruyacaktır. Buna karşın tamamlanmamış usul işlemleri yeni kanun hükümlerine göre yapılacaktır. Bir işlem tamamlanmış ise, artık bu işlem bozulamaz; aksini düşünmek gereksiz yere bu işlemin bozularak tekrarlanması gibi zaman ve emek kaybına neden olacaktır (Akkan,M.: Medeni Usul Hukuku, 15.Bası., İstanbul 2017, s.44 vd.).

Aynı ilkeler Hukuk Genel Kurulunun 17.01.2018 tarihli ve 2017/14-1760 E., 2018/43 K. sayılı kararında da benimsenmiştir.

1086 sayılı HUMK zamanında açılan bir dava, bu dönemde hiç işlemden kaldırılmamış ve 6100 sayılı HMK zamanında işlemden kaldırılmışsa bu takdirde tamamlanmış bir işlem bulunmadığından ve usul hükümlerinin hemen uygulanması gerektiğinden hareketle HMK hükümlerinin uygulanması gerektiğinde duraksamamak gerekir (Hukuk Genel Kurulunun 15.05.2013 tarihli ve 2012/17-1629 E., 2013/700 K. sayılı kararı).

Buna karşılık mülga 1086 sayılı HUMK’nın yürürlükte olduğu dönemde davanın bir kez işlemden kaldırılıp yenilenmesinden sonra, 6100 sayılı HMK zamanında da işlemden kaldırılması hâlinde, önceki Kanun zamanında yapılmış işlem gözetilerek 6100 sayılı HMK uygulanarak bir sonuca ulaşılması usule uygun olmayacağı gibi, varılacak sonuç hukuki güvenlik hakkına da aykırı olacaktır (Hukuk Genel Kurulunun 12.03.2014 tarihli ve 2013/6-497 E., 2014/268 K.; 29.05.2013 tarihli ve 2012/21-1698 E.,2013/779 K.; 25.02.2015 tarihli ve 2013/3-1324 E., 2015/877 K. sayılı kararları).

Tüm bu açıklamalar kapsamında somut olaya bakıldığında Mülga 1086 sayılı HUMK’nın 409’uncu maddesinin yürürlükte olduğu 16.11.2009 tarihinde açılan ve 05.04.2011 tarihinde HUMK’nın 409’uncu maddesi uyarınca bir kez, HMK’nın 150’nci maddesine göre de 11.12.2012 tarihinde bir kez olmak üzere işlemden kaldırılmasına karar verilen davada, HMK’nın değil HUMK hükümleri uygulanması gerektiği ve dolayısıyla HUMK’nın 409. maddesi gereğince davanın açılmamış sayılmasına karar verilebilmesi için üç kez takipsiz bırakılması aranacaktır.

Hukuk Genel Kurulu görüşmeleri sırasında 1086 sayılı HUMK’nın yürürlükte olduğu dönemde işlemden kaldırılmasına karar verilen dosyada, davanın 409/5. maddesi uyarınca açılmamış sayılmasına karar verilebilmesi için gerekli işlemlerin henüz tamamlanmadığı, bu nedenle 6100 sayılı HMK’nın 448. maddesine göre tamamlanmış işlem bulunmadığı, usul hukuku kurallarının derhal uygulanır olması nedeniyle kazanılmış haktan da söz edilemeyeceği, Mülga 1086 sayılı HUMK uygulanacaksa da burada dayanılabilecek tek ilkenin hukuki güvenlik ilkesi olduğu, bu nedenlerle direnme kararının bozulması yönünde görüş ileri sürülmüş ise de, bu görüş yukarıda belirtilen nedenlerle Kurul çoğunluğunca benimsenmemiştir.

Hâl böyle olunca, yerel mahkemece yukarıda açıklanan hususlara değinilerek verilen direnme kararı usul ve yasaya uygun olup, yerindedir.
Ne var ki, bozma nedenine göre davanın esasına yönelik diğer davalı temyiz itirazları Özel Dairece incelenmediğinden, bu yönde inceleme yapılmak üzere dosyanın Özel Daireye gönderilmesi gerekir.

SONUÇ

Yukarıda açıklanan nedenlerle direnme uygun olup, davalılar …, …… (…..) ve…… vekilinin esasa yönelik temyiz itirazlarının incelenmesi için dosyanın 11. HUKUK DAİRESİNE GÖNDERİLMESİNE, 6217 sayılı Kanun’un 30’uncu maddesi ile 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun Geçici 3’üncü maddesi atfıyla uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 440/III-2 maddesi gereğince karar düzeltme yolu kapalı olmak üzere 21.03.2019 tarihinde oy çokluğu ile kesin olarak karar verildi.

 

KARŞI OY

HMK m. 150 uyarınca yazılı yargılama usulünde bir dava HUMK 409. maddesinde olduğu gibi iki kez işlemden kaldırılıp yenilenebilirken basit yargılama usulünde HMK’nın 320/4 maddesi uyarınca “…işlemden kaldırılmasına karar verilmiş dosya yenilenmesinden sonra takipsiz bırakılır ise dava açılmamış sayılır” hükmü uyarınca bir kez takipsiz bırakılabilir. HUMK ile yargılama usulleri arasında bir fark yoktur.

HMK 320/4 maddesinde yazılı sınırlamanın derdest davaları kapsayıp kapsamadığını belirlemek için HMK’da bir geçiş hükmü bulunmamaktadır. Açık hüküm bulunmadığı bu hâlde genel kural olan HMK m. 448. maddesinin uygulanması gereklidir. Buna göre 01.10.2011’den önce açılmış bir dava bu tarihten önce bir defa yenilenmiş ise 01.10.2011 sonrası takipsiz bırakılır ise davanın açılmamış sayılmasına karar verilmesi gereklidir. Çünkü HMK’nın 448. maddesi “bu kanun hükümleri tamamlanmış işlemleri etkilememek kaydı ile derhal uygulanır” hükmünü düzenlemektedir.

Bu madde uyarınca HMK’nın yürürlüğe girdiği tarih itibariyle tamamlanmış işlem var ise HMK uygulanmayacak, işlem tamamlanmamış ise HMK hükümleri derhal uygulanacaktır.

O hâlde HMK yürürlük tarihi itibariyle tamamlanmış işlem olup olmadığının tespiti, olaya uygulanacak usul hükmünün tespiti bakımından önem taşımaktadır.

Bir dava, dava dilekçesinin mahkemeye verilmesi ile başlayan ve bir kararla (veya hükümle) sonuçlanıncaya kadar devam eden çeşitli usul işlemleri ve aşamalarından oluşmaktadır.

Yargılama sırasında yapılan her usul işlemi veya kesiti tamamlanmış ise artık yeni usul kanun uygulanmayacaktır.

Burada “işlem” den kastın, davanın takipsiz bırakılması mı, dosyanın işlemden kaldırılması mı, yoksa davanın açılmamış sayılması kararı mı olduğu tespit edilmelidir. Davanın takipsiz bırakılması olumsuz bir taraf işlemidir. Bu işleme kanun koyucu dosyanın işlemden kaldırılması gibi bir sonuç bağlamıştır. Bu ise mahkemenin usul işlemidir. Bu sonuç da yenileme ile ilişkilendirilmiştir. Yenileme ise olumlu bir taraf işlemidir. O nedenle burada üç ayrı işlem bakımından işlemin tamamlanıp tamamlanmadığı dikkate alınmalıdır. Yeni kanun derhal uygulanırken, önceki kanuna göre yapılmış işlemlerin geçerliliğine dokunmaz, tamamlanmış işlemleri etkilemeden uygulanır. O hâlde HUMK zamanında yapılan yenileme geçerli sayılır. Eski kanun döneminde yapılan yenileme görmezden gelinerek HMK döneminde bir kere takipsiz bırakmanın gerçekleşmesini aramak isabetli değildir. Çünkü derhal uygulanma bakımından davanın açıldığı tarih değil, işlemin yapıldığı tarih belirleyicidir (Taşpınar, Ayvaz Sema: Hukuk Muhakemeleri Kanununun (HMK) Zaman Bakımından Uygulanması, Ankara 2013 s.299.). Tamamlanmış işlemlerin yeni kanun karşısında korunması kuraldır. HUMK zamanında bir kere dosyanın takipsiz bırakılması geçerli olup HMK 320/4 maddesi bir kere işlemden kaldırılmasına karar verilmiş dosyanın yenilenmesinden sonra takipsiz bırakma hâlinde davanın açılmamış sayılmasını öngördüğünden HMK yürürlüğe girdikten sonra uygulanması gereken HMK 320/4 maddesi uyarınca II kez takipsiz bırakma nedeniyle davanın açılmamış sayılmasına karar verilmesi gereklidir.

Olayda davanın açılmamış sayılması söz konusu olmadığından HUMK’nın yürürlükte olmadığı dönemde HUMK 409. maddesinin uygulanma imkânı yoktur. Kazanılmış hak, hukuk güvenliği ve “adil yargılanma” gibi evrensel hukuk ilkelerine yanlış anlamlar yüklenerek HMK’nın usul hükümlerinin derhal uygulanırlığı ilkesinden kaçınılması doğru değildir.

Yukarıda belirtilen ilke ve kurallar uyarınca HMK’nın 320/4 maddesinin uygulanması dolayısı ile davanın açılmamış sayılması gerekli olduğundan Özel Dairenin bozma kararı doğrultusunda direnme kararının bozulması gerekirken onanması yönündeki Sayın çoğunluğun görüşüne katılamıyorum.

KARŞI OY

Dava, şirketin vergi borcunu ödeyen davacının Limited Şirket Hisse Devir Sözleşmesi uyarınca hisseleri devralanlara karşı açtığı alacak davasıdır.
Mahkemece dosyanın ilk kez 5.4.2011 tarihinde takip edilmemesi nedeniyle işlemden kaldırılmasına karar verilmiş davacı, vekilinin yenilemesi üzerine yargılamaya devam edilmiş, 11.12.2011 tarihinde davacı vekilinin mazeretsiz olarak duruşmaya gelmemesi üzerine ikinci kez işlemden kaldırılmasına ve tekrar yenilenmesi üzerine yargılamaya devam edilerek esastan karar verilmiştir.

Bir kısım davalılar vekilinin temyizi üzere Özel Dairece 6100 sayılı HMK 316, 320/4 ve 448. maddeleri uyarınca, davanın açılmış sayılmasına karar verilmesi gerektiği gerekçesiyle hüküm bozulmuş, Mahkemece direnme kararı verilmiştir. Direnme kararını, ilk hükmü temyiz eden davalılar vekili temyiz etmiştir.

Özel Daire ile direnme kararı veren Mahkeme arasındaki uyuşmazlık, basit yargılama usulü uygulanan Sulh Hukuk Mahkemesinde görülen ve 1086 sayılı HUMK’nun yürürlükte olduğu tarihte açılan, o dönemde HUMK’nun 409. maddesi uyarınca bir kez, 6100 sayılı HMK’nın yürürlüğe girmesinden sonra HMK’nın 150. maddesine göre bir kez olmak üzere işlemden kaldırılan davada HMK’nın 320/4. maddesine göre açılmamış sayılma kararı verilip verilemeyeceği noktasında toplanmaktadır.

1086 sayılı HUMK’nun 409. maddesi uyarınca, işlemden kaldırılmasına karar verilmiş ve sonradan yenilenmiş olan dava, ilk yenilenmeden sonra bir defadan fazla takipsiz bırakılamaz. Aksi halde beşinci fıkra uyarınca açılmamış sayılma kararı verilir.

1.10.2011 tarihinde yürürlüğe giren HMK’nın 150. maddesine göre, işlemden kaldırılmasına karar verilmiş ve yenilenmiş olan dava, ilk yenilemeden sonra bir defadan fazla takipsiz bırakılamaz, aksi hâlde dava açılmamış sayılır. 6100 sayılı HMK’nın 320/4. maddesinde basit yargılama usulüne tabi davalarda, işlemden kaldırılmasına karar verilen dosyanın, yenilemeden sonra takipsiz bırakılması halinde davanın açılmamış sayılacağı düzenlenmiştir.

1086 sayılı HUMK döneminde basit yargılama usulüne tabi davalar bakımından davanın yenilenmesi ve açılmamış sayılmasına karar verilmesi konusunda farklı bir düzenleme yok iken, 6100 sayılı HMK’da farklı düzenleme getirilmiş ve basit yargılama usulü uygulanan davalarda, davanın birden fazla takipsiz bırakılamayacağı kabul edilmiştir.

Usul kurallarının zaman bakımından uygulanmasında derhal yürürlüğe girip uygulanması temel ilkedir, usul kuralları kamu düzeni ile ilgilidir. 6100 sayılı HMK’nın 448. maddesi de “zaman bakımından uygulanma” başlığını taşımakta olup, Kanunun tamamlanmış işlemleri etkilememek kaydıyla derhal uygulanacağı düzenlemesini içermektedir. Bu durumda 1086 sayılı HUMK döneminde açılan eldeki davada, ikinci yenilemenin 6100 sayılı HMK döneminde olması halinde tamamlanmış usul işlemi olup olmadığının belirlenmesi gerekmektedir. Derdest bir davada HMK’nın yürürlüğünden önce gerçekleşmiş bir işlem hukuki sonuçlarını doğurmuşsa tamamlanmış bir usul işlemidir. HUMK yürürlükte iken bir kez işlemden kaldırma kararı ile HUMK 409. maddesindeki açılmamış sayılma kararı sonucunu doğuran bir tamamlanmış işlem söz konusu değildir. Bu durumda tamamlanmamış usul işlemleri yeni Kanuna göre yapılacaktır. 6100 sayılı HMK bakımından davanın açılmamış sayılmasına karar verilmesi için iki kez takipsiz bırakılması yetecektir. İşte, ikinci kez takipsiz bırakılma ile “davanın açılmamış sayılması”na ilişkin işlem tamamlanmış olacaktır. Usul kurallarının derhal yürürlüğe girmesi ve tamamlanmış işlemleri etkilememesi nedeniyle kazanılmış hakdan da söz edilemeyecektir. Başlanmamış veya başlanmış olup da tamamlanmamış usul işlemine yeni usul hükmü derhal uygulanacaktır. Bir usul işlemi tamamlanmışsa bozulamayacak, tekrarlanmayacaktır, tamamlanmamışsa yeni usul kuralına göre tamamlanması söz konusu olacaktır.

Somut olayda, basit yargılama usulüne tâbi ve HUMK yürürlükte iken bir kez işlemden kaldırılan davada, HMK 320. maddesi derhal yürürlüğe girmekle ikinci takipsiz bırakma ile usul işlemi tamamlanarak açılmamış sayılma kararı verilmesi gerektiğinden Özel Dairenin bozması doğrultusunda direnme kararının bozulması gerektiği görüşünde olduğumdan, çoğunluğun direnme kararını uygun bulan görüşüne katılmıyorum.

Polis Memurunun Resmi Araçla ve Alkollü Olarak Yayaya Çarpması Kamu Görevlisinin Hizmetten Ayrılabilen

Polis Memurunun Resmi Araçla ve Alkollü Olarak Yayaya Çarpması / Kamu Görevlisinin Hizmetten Ayrılabilen Kişisel Kusuru

Davalı polis memurunun sevk ve idaresindeki resmi araçla alkolün etkisiyle gerçekleştirdiği trafik kazasının, davalı kamu görevlisinin hizmetten ayrılabilen kişisel kusurundan kaynaklandığı, kazanın oluşumuna kamu görevlisi davalının suç niteliğindeki eyleminin sebebiyet verdiği, idarenin hizmet kusuru niteliğinde bir durumun söz konusu olmadığı, kamu görevlisinin suç oluşturan eylemi nedeniyle idarenin sorumluluğu bulunmadığı, bu nedenlerle eldeki davanın adli yargıda görülmesi gerektiği, davalı …’e husumet yöneltilmesinin mümkün olduğu anlaşılmaktadır.

Tasarrufun İptali İstemi Haciz Tutanağının Geçici Aciz Belgesi Niteliğinde Olduğu Belgenin Geçerliliğinin

Tasarrufun İptali İstemi / Haciz Tutanağının Geçici Aciz Belgesi Niteliğinde Olduğu / Belgenin Geçerliliğinin Re’sen Ele Alınamayacağı

Davanın açılması için bir ön koşul olan aciz belgesinin davanın açılmasından önce alınması zorunlu bulunmayıp; davanın açılmasından sonra alınabileceği gibi temyiz aşamasında ve hatta bozmadan sonra bile alınıp ibraz edilmesi yeterlidir. Borçlunun haciz sırasında hazır olmaması nedeniyle belgenin yetersizliği ya da geçersizliği olgusu ayrıca ilgilisince icra hâkimliği önünde itiraz ve şikâyete konu edilmemişken; tasarrufun iptali davasına bakan mahkemece konunun resen ele alınıp tartışılması bu aşamada olanaklı değildir. Eş söyleyişle, geçici aciz belgesi niteliğinde olan haciz tutanağı nedeni ile aciz hâli şartı gerçekleşmiştir.

Boşanma Devam Ederken Çocuğun Ergin Olması Nedeniyle Velayet Davası Konusuz Kaldığından Karar Verilmesine Yer Olmadığına Karar Verilmeli

Dava açıldıktan sonra ortaya çıkan bir olgu nedeniyle artık dava konusu edilen talep hakkında olumlu ya da olumsuz bir karar verilmesine gerek ya da neden kalmıyorsa, burada davanın konusuz kalmasından söz edilebilir. Görülmekte olan davada ortak çocuğun inceleme tarihinde ergin olması nedeniyle velayet kendiliğinden sona erdiği için yerel mahkemece bu durum gözetilerek velayet talebinin konusuz kalması nedeni ile esas hakkında karar verilmesine yer olmadığına karar verilmelidir. Ayrıca, idrak gücüne sahip olduğu kabul edilen diğer çocuğun kendisini doğrudan ilgilendiren velayet konusunda bizzat dinlenilerek, görüşlerini gerekçeleriyle birlikte ifade etme olanağı sağlanması; ifade edecekleri görüşlerin, çıkarlarına ters düşmediği takdirde, buna değer verilmesi olmalıdır.

Evlilik Birliği Devam Ederken Eşlerden Biriyle Evli Olduğunu Bilerek Birlikte Olan 3. Kişiden Diğer Eş Manevi Tazminat İsteminde Bulunamaz

Direnme kararının temyiz incelemesi aşamasında Yargıtay İçtihatları Birleştirme Büyük Genel Kurulunca verilen 06.07.2018 tarihli ve 2015/5 E., 2018/7 K. sayılı içtihadı birleştirme kararı ile “Evlilik birliği devam ederken eşlerden biri ile evli olduğunu bilerek birlikte olan üçüncü kişiye karşı diğer eşin manevi tazminat isteminde bulunamayacağına” karar verilmiştir. Davacı-karşı davalının dava dilekçesinde manevi tazminat istemine dayanak olarak gösterdiği maddi olgular; evlilik birliğinin devamı sırasında davacı-karşı davalının dava dışı eşi tarafından sadakat yükümlülüğünün ihlali niteliğindeki eylemini birlikte gerçekleştirdiği kişi olan ve evlilik birliğinin tarafı olmaması nedeniyle üçüncü kişi konumunda bulunan davalı-karşı davacının salt evli bir kişiyle birlikte olmak şeklindeki eylemine ilişkindir. Davalı-karşı davacının, dava dışı eş ile evli olduğunu bilerek birlikte olmaktan ibaret olduğu anlaşılan eyleminden başka doğrudan doğruya davacı-karşı davalıya yönelik olarak bağımsız, özel ve nitelikli bir kişilik hakkı ihlalinde bulunduğuna dair bir iddia da bulunmamaktadır. Bu nedenlerle eldeki davanın konusu itibariyle Yargıtay içtihadı birleştirme kararı kapsamında değerlendirilmesi gereklidir.

Tarla Vasıflı Taşınmazın Kiralanması Elektronik Haberleşme Alt Yapı Montesi Çatısız İşyeri Kirasında Bildirim Süresine Uymaksızın Sözleşmenin Feshi Kiralananın Tahliyesi

Tarla Vasıflı Taşınmazın Kiralanması / Elektronik Haberleşme Alt Yapı Montesi / Çatısız İşyeri Kirasında Bildirim Süresine Uymaksızın Sözleşmenin Feshi / Kiralananın Tahliyesi

3. Hukuk Dairesi

Esas No: 2017/11720

Karar No: 2019/253

Karar Tarihi: 17.01.2019

Taraflar arasındaki kiralananın tahliyesi davasının mahkemece yapılan yargılaması sonucunda, davanın reddine yönelik olarak verilen hükmün, süresi içinde davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine; temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra, dosya içerisindeki kağıtlar okunup gereği düşünüldü:

Davacı, 17.02.2014 tarihinde açtığı işbu davada; davalı ile … ilçesi … mevkiinde tarla vasıflı taşınmazın kiralanması konusunda anlaştıklarını ve 10.11.2008 tarihinde kira sözleşmesi düzenlediklerini, yine aynı mevkide bulunan başka bir arazisini de dava dışı … Hizmet ve İşletmecilik A.Ş’ne kiraladığını ancak kira ilişkisi devam ederken, adı geçen dava dışı bu şirketin davalının kirası altında bulunan dava konusu taşınmaza geçiş yapmak suretiyle ekipmanlarını taşıyıp kurduğunu ve aralarındaki kira sözleşmesini sona erdirmeye çalıştığını , bu durum üzerine davalıya … 2. Noterliğinin 24.10.2013 tarih ve … yevmiye numaralı ihtarnamesinin keşide edildiğini , davalının ihtarnameye gönderdiği cevapta kiralananı başka firmaya kira karşılığı kullandırdığını beyan ederek durumu kabul ettiğini, bu itibarla davalının tarafına ait bir başka arazide kiracı olan firma ile anlaşarak tarafını zarara uğratmak suretiyle sözleşmeye aykırı şekilde davrandığını belirterek akde aykırılık nedeniyle davalının kiralanandan tahliyesine karar verilmesini talep etmiştir.

Davalı, kiralanan tarla vasıflı yere elektronik haberleşme alt yapı türlerinden olan anten kule ve beslenme cihazları monte edilerek 5089 sayılı Elektronik Haberleşme Kanunu çerçevesinde ulusal haberleşme hizmeti verildiğinin davacının bilgisi dahilinde olduğunu , taraflar arasında düzenlenen Kiralama Özel Şartlarının 15. maddesinde “Şirket, kiraya tuttuğu yerleri ortak yerleşim/tesis paylaşımına açabilir.” düzenlemesine yer verildiğini ayrıca 5809 sayılı Elektronik Haberleşme Kanunu’nun 17. maddesi doğrultusunda mecurda tesis paylaşım ve ortak yerleşimin mümkün ve gerekli bulunup karşılığında da maliyet esaslı bir bedel alınmasının hak olduğunu, bu itibarla ortada sözleşmeye aykırı bir durum bulunmadığını belirterek davanın reddini dilemiştir.

Mahkemece, TBK’nun 316/2 maddesi gereğince ihtarnamede 30 günlük süre verilmediğinden davanın yasal şartları oluşmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiş, hüküm davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

Türk Borçlar Kanununun 316. maddesi hükmü uyarınca kiracı kiralananı sözleşmeye uygun olarak özenle kullanmak ve kiralananın bulunduğu taşınmazda oturan kişiler ile komşulara gerekli saygıyı göstermekle yükümlüdür. Kiracının bu yükümlülüğe aykırı davranması durumunda sözleşmeye aykırılık nedeniyle tahliyesine karar verilebilmesi için kiraya verenin konut ve çatılı işyeri kirasında kiracıya en az otuz gün süre vererek aykırılığın giderilmesini, aksi takdirde sözleşmeyi feshedeceğini yazılı olarak bildirmesi ve tanınan bu süre içerisinde de akde aykırılığın giderilmemiş olması gerekir.

Diğer kira ilişkilerinde ise, kiraya veren, kiracıya önceden bir ihtarda bulunmaksızın, yazılı bir bildirimle sözleşmeyi hemen feshedebilir. Konut ve çatılı işyeri kirasında, kiracının kiralanana kasten ağır bir zarar vermesi, kiracıya verilecek sürenin yararsız olacağının anlaşılması veya kiracının bu yükümlülüğe aykırı davranışının kiraya veren veya aynı taşınmazda oturan kişiler ile komşular bakımından çekilmez olması durumlarında kiraya veren, yazılı bir bildirimle sözleşmeyi hemen feshedebilir.

Akde aykırılık nedenine dayanılarak açılan davada tahliye kararı verilebilmesi için akde aykırı davranışın önemli ve doğrudan doğruya kiralananın bizzat kullanılması ile ilgili olması gerekir.

Somut olayda; Davacı tarafından davalıya gönderilen 24.10.2013 tarihli ihtarnamede, sözleşmenin özel koşullarının 2. maddesinde belirtilen “Kiracı, kiralanan taşınmazı bir başkasına devredemez kiraya veremez. Taşınmaz yalnızca kiracının kullanımına açıktır.Kiralanan taşınmaz kira süresi bitiminde bir tutanakla mal sahibine tam bir temizlik içinde borçsuz olarak teslim edilecektir.”hükmüne aykırı davranılarak kiralanan yerin başka iletişim firmalarına kullandırıldığı ve kiraya verildiği,bu durumun tebliğden itibaren 20 gün içinde düzeltilmesi ihtar edilmiş, taraflar arasındaki 10.11.2008 düzenleme tarihli on yıl süreli kira sözleşmesinde ise kiralananın boş tarla olduğu belirtilmiştir. Bu haliyle; kiralananın çatısız işyeri olduğunun ve yazılı bir bildirimle süre verilmesi gerektiği kuralına uymaksızın sözleşmenin feshedilebileceğinin kabulü gerekir. Bu durumda mahkemece, işin esası incelenerek sonucuna göre karar verilmesi gerekirken yanılgılı değerlendirme ile yazılı şekilde hüküm tesisi doğru değildir.

Hüküm, bu nedenle bozulmalıdır.

SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsiz, temyiz itirazları bu nedenlerle yerinde olduğundan kabulü ile hükmün HUMK.nun 428.maddesi gereğince davacı yararına BOZULMASINA ve peşin alınan temyiz harcının istek halinde temyiz edene iadesine, 6100 sayılı HMK’nun geçici madde 3 atfıyla 1086 sayılı HUMK.nun 440.maddesi gereğince karar düzeltme yolu kapalı olmak üzere, 17.01.2019 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.

Kira Alacağının Tahsili Kesinleşen Takip Nedeniyle Tahliye Otuz Günlük Yasal Ödeme Süresi

Kira Alacağının Tahsili / Kesinleşen Takip Nedeniyle Tahliye / Otuz Günlük Yasal Ödeme Süresi

8. Hukuk Dairesi

Esas No: 2018/15499

Karar No: 2019/512

Karar Tarihi: 17.01.2019

Taraflar arasında görülen ve yukarıda açıklanan davada yapılan yargılama sonucunda Mahkemece verilen davanın kabulüne dair kararın davalı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Dairenin 11.12.2017 tarihli ve 2017/4368 Esas, 2017/16536 Karar sayılı ilamı ile onanmasına karar verilmişti. Davalı vekili tarafından süresinde kararın düzeltilmesi istenilmiş olmakla dosya incelendi gereği düşünüldü:

Davacı alacaklı 01.12.2013 başlangıç tarihli yazılı kira akdine dayanarak 15.02.2016 tarihinde haciz ve tahliye talepli olarak başlattığı icra takibi ile 2015 yılı Eylül ayından 2016 yılı Şubat ayına kadarki kira alacağı 4.433,00 TL’nin tahsilini talep etmiş, ödeme emri davalı borçlu kiracıya 18.02.2016 tarihinde tebliğ edilmiştir. Davalı kiracının takibe itiraz etmemesi üzerine takip kesinleşmiş olup, davacı alacaklı İcra Mahkemesine başvurarak kesinleşen takip nedeniyle kiralananın tahliyesi isteminde bulunmuştur.

Mahkemece, taraflar arasında yapılan kira sözleşmesine istinaden kira alacağının tahsili amacı ile davalı borçlu hakkında icra takibi yapıldığı, ödeme emrinin davalı borçluya 18.02.2016 tarihinde tebliğ edildiği, borçlunun takibe itiraz etmediği gibi yasal 30 günlük süre içerisinde takip konusu kira borcunu da ödemediği, temerrüt şartlarının oluştuğu gerekçesiyle davalının dava konusu taşınmazdan tahliyesine karar verilmiş, davalı vekilinin temyizi üzerine Dairemizin 11.12.2017 tarih ve E. 2017/4368 – …. 2017/16536 sayılı ilamı ile, yerinde bulunmayan temyiz itirazlarının reddiyle usul ve kanuna uygun Mahkeme kararının onanmasına karar verilmiştir. Davalı vekili karar düzeltme talebinde bulunmaktadır.

Dava, kesinleşen icra takibi nedeniyle tahliye istemine ilişkindir.

Davacı alacaklı, 01.12.2013 başlangıç tarihli yazılı kira akdine dayanarak 15.02.2016 tarihinde haciz ve tahliye talepli olarak başlattığı icra takibi ile toplam 4.433,00 TL kira alacağının tahsilini talep etmiştir. Ödeme emri borçlu kiracıya 18.02.2016 tarihinde tebliğ edilmiş, davalı borçlunun takibe itiraz etmemesi üzerine takip kesinleşmiştir. Borçluya tebliğ edilen ihtarlı ödeme emrinde otuz günlük yasal ödeme süresi verilmiştir. Ödeme emrinin tebliğinden itibaren 30 günlük yasal ödeme süresinin son günü 19.03.2016 Cumartesi günü, yani haftasonuna denk gelmekle, 21.03.2016 Pazartesi gününe uzamıştır. Davacı tarafça tahliye istemli dava, İİK’nin 269/1.maddesi uyarınca, yasal 30 günlük süre beklenmeden ödeme süresinin son günü olan 21.03.2016 tarihinde açılmıştır. Ödeme emrinin tebliğinden itibaren yasal otuz günlük ödeme süresi beklenmeden tahliye isteminde bulunulamaz. Bu durumda mahkemece tahliye isteminin reddine karar verilmesi gerekirken, yazılı şekilde tahliye kararı verilmesinin doğru olmadığı bu defaki incelemede anlaşıldığından, davalı vekilinin karar düzeltme talebinin kabulü ile hükmün bozulması gerekmiştir.

SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle davalının karar düzeltme isteminin kabulü ile Dairemizin 11.12.2017 gün ve 2017/4368 E. 2017/16536 …. sayılı onama kararının kaldırılmasına, mahkemenin 02.06.2016 tarih ve 2016/350 E- 2016/310 … sayılı kararının yukarıda belirtilen gerekçe ile BOZULMASINA, peşin harcın istek halinde karar düzeltme isteyene iadesine, 17/01/2019 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.

Duruşma Gününün Kalemden veya UYAP Sisteminden Öğrenilmesi Taraflardan İstenemez

Duruşma Gününün Kalemden veya UYAP Sisteminden Öğrenilmesi Taraflardan İstenemez

8. HUKUK DAİRESİ

Esas No: 2016/4688

Karar No: 2019/683

Karar Tarihi: 22.01.2019

Taraflar arasında görülen ve yukarıda açıklanan davada yapılan yargılama sonunda Mahkemece, davanın açılmamış sayılmasına karar verilmiş olup hükmün davacı 3.kişi vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine, Dairece dosya incelendi, gereği düşünüldü.

Davacı 3. kişi vekili, haciz yapılan adresin vekil edeni tarafından kiralandığını, mahcuzların mülkiyetinin 3. kişi şirkete ait olduğunu, haciz esnasında borçlunun hazır olmadığını ve haciz mahallinde borçlu şirkete ait herhangi bir evrakın bulunmadığını belirterek istihkak iddialarının kabulünü talep etmiştir.

Mahkemece, davanın 8.10.2014 tarihinde işlemden kaldırıldığı, daha sonra dosyanın yenilenerek işleme konulduğu ancak 9.12.2015 tarihli celsede davanın ikinci kez işlemsiz bırakıldığı gerekçesi ile 6100 Sayılı HMK m. 150 uyarınca davanın açılmamış sayılmasına karar verilmiş, karar davacı 3. kişi vekili tarafından temyiz edilmiştir.

Dava, üçüncü kişinin İİK’nin 96. vd. maddelerine dayalı istihkak iddiasına ilişkindir.

6100 sayılı HMK’nin 150. maddesinde ”Tarafların duruşmaya gelmemesi, sonuçları ve davanın açılmamış sayılması” düzenlenmiştir.

6100 sayılı HMK’nin 150/1 maddesinde, ”Usulüne uygun şekilde davet edilmiş olan taraflar, duruşmaya gelmedikleri veya gelip de davayı takip etmeyeceklerini bildirdikleri takdirde dosyanın işlemden kaldırılmasına karar verilir” düzenlemesi getirilmiş olup, aynı maddenin ikinci fıkrasında ise, “Usulüne uygun şekilde davet edilmiş olan taraflardan biri duruşmaya gelir, diğeri gelmezse, gelen tarafın talebi üzerine, yargılamaya gelmeyen tarafın yokluğunda devam edilir veya dosya işlemden kaldırılır. Geçerli bir özrü olmaksızın duruşmaya gelmeyen taraf, yokluğunda yapılan işlemlere itiraz edemez” hükmüne yer verilmiştir.

Yukarıda ifade edilen usul hükümlerinden anlaşılacağı üzere, tarafların duruşmalarda hazır olmaları halinde bir sonraki duruşma günü ve saati taraflara tefhim edilmek suretiyle bildirilir. Taraflardan biri veya vekili mazereti nedeniyle belirtilen gün ve saatte duruşmaya gelmemiş, mazeret dilekçesi göndermiş, mahkemece de bildirilen mazeret kabul edilmiş ise, mazeret bildiren tarafa tensip edilecek duruşma gününün davetiye ile bildirilmesi gerekir. Gelmeyen tarafın mahkeme gününü kalemden ya da UYAP tan öğrenmesi şeklinde karar verilemez. Zira duruşma gününün gelmeyen tarafa davetiye ile bildirilmesinde yasal zorunluluk bulunmaktadır. Yasada bulunmayan bir kurala dayanılarak duruşma gününün kalemden öğrenilmesi veya UYAP sistemi üzerinden öğrenmesi taraflardan istenemez.

Somut olayda, dosya yenilendikten sonra davacı vekilinin 24.10.2015 tarihli duruşmaya katılamayacağı yönünde mazeret bildirdiği, Mahkemece mazaret kabul edilerek duruşma gününün “UYAP’tan öğrenilmiş sayılmalarına” karar verildiği ve duruşmanın 09.12.2015 tarihine ertelendiği, davacı tarafın 09.12.2015 tarihli duruşmaya katılmaması üzerine, davanın açılmamış sayılmasına karar verildiği anlaşılmaktadır. Anlatılanlar ışığında Mahkemece, mazeretinin kabulüne karar verildiği ilgili celse zaptının, davacı vekiline gerekirse dosyadaki gider avansından karşılanmak suretiyle tebliği gerekirken, usul hukukumuzda düzenlemesi olmayan ve davacının savunma hakkını kısıtlar şekilde ”UYAP’tan öğrenmesine” şeklinde ara karar tesis edilmesi ve neticeten davanın açılmamış
sayılmasına karar verilmesi doğru görülmemiş, bozmayı gerektirmiştir.

SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenler ile temyiz itirazlarının kabulü ile hükmün İİK’nin 366. ve 6100 sayılı HMK’nin Geçici 3. maddesinin yollamasıyla 1086 sayılı HUMK’un 428. maddesi uyarınca BOZULMASINA, taraflarca İİK’nin 366/3. maddesi gereğince Yargıtay Daire ilamının tebliğinden itibaren ilama karşı 10 gün içinde karar düzeltme isteğinde bulunulabileceğine ve peşin harcın istek halinde temyiz edene iadesine 22.01.2019 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.

Tramvay Çarpması Sonucu Yaralanma İdarenin Hizmet Kusuru Tam Yargı Davası İdari Yargıda Islah

Tramvay Çarpması Sonucu Yaralanma / İdarenin Hizmet Kusuru / Tam Yargı Davası / İdari Yargıda Islah

15. Daire

Esas No: 2018/1756

Karar No: 2019/75

Karar Tarihi: 10.01.2019

Antalya 2. İdare Mahkemesinin 11/04/2013 tarih ve E:2010/372, K:2013/422 sayılı kararının temyizen incelenerek bozulması istenilmektedir.

Davacının Antalya şehir içinde 10.12.2009 tarihinde tramvay çarpması sonucunda dalağının alınmasına neden olacak şekilde yaralanmasında, idarenin hizmet kusurunun bulunduğundan bahisle, 5.000,00-TL maddi, 30.000,00-TL manevi zararın tazmini istenilmiştir.

İlk Derece Mahkemesi kararının özeti: Antalya 2. İdare Mahkemesince verilen 11/04/2013 tarih ve E:2010/372, K:2013/422 kararda; mahallinde yapılan keşif ve bilirkişi incelemesi sonucunda Trafik Mühendisi Bilirkişi tarafından hazırlanan 01.01.2012 tarihli rapora göre, tramvay yolunun yayalar tarafından da kullanıldığı, yaya güvenliğini ilgilendiren tedbirlerin büyük bir kısmının alındığı, çarpışmanın tramvayın sol köşesinden olduğu, yayadan hızlı hareket eden aracı kullananın olası kaza riskini öngörerek hareket etmesi ve ilave tedbirlerin gündeme alınması gerektiği, olayda davalının 1/8, davacının 7/8 oranında kusurlu olduklarının tespit edildiği, Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalı tarafından düzenlenen 28.09.2012 raporda, davacının meslekte kazanma gücü kayıp oranının %14.3 olarak belirlendiği, meslekte kazanma gücü kayıp oranı ve idarenin 1/8 kusur oranı dikkate alınarak hazırlanan 25.02.2013 tarihli aktüerya raporuna göre ise davacının maddi zararının 7.838,34 TL olduğunun tespit edildiği, kaza sonucunda duyulan elem ve ızdırabın kısmen giderilmesini sağlayacak şekilde manevi tazminata hükmedilmesi gerektiği ve davacı tarafından sonradan verilen 27.03.2013 tarihli dilekçe ile maddi tazminat miktarı ıslah edilerek 7.838,34-TL istenilmişse de, idari yargıda ıslah müessesesi olmadığından davacının bu talebinin dikkate alınmaması gerektiği sonucuna varılmıştır. Belirtilen gerekçelerle, 5.000,00-TL maddi tazminat istemi ile 30.000,00-TL manevi tazminat isteminin 2.000,00-TL’lik kısmının kabulüne, manevi tazminat isteminin bu miktarı aşan kısmının reddine verilmiştir.

TEMYİZ EDENLERİN İDDİALARI: Davacı tarafından, 6459 sayılı Kanun ile 2577 sayılı Kanunun 16. Maddesinde değişiklik yapıldığı, yapılan değişikliğin kanun yolu aşaması dahil, yürürlük tarihinde derdest olan davalarda da yürütüleceğinin kabul edildiği, yargılama safhasında kabul edilmeyen ıslah talebinin temyiz aşamasında kabul edilerek, 2.838,34-TL ıslah talebinin ödenmesine karar verilmesi gerektiği ileri sürülmektedir.

Davalı tarafından, deneme işletmesinin 07.10.2009 tarihinde başladığı, yaya ve araç sürücülerinin dikkatli olması, bisiklet ve motosiklet kullanıcılarının raylı sistem güzergahını kullanmamaları ve araçlarını güzergah üzerine park etmemeleri konularında yazılı ve görsel basında uyarıldıkları, tramvayın lastik tekerlekli araçlar gibi manevra yeteneğine sahip olmadığı, kaza tespit tutanağı ile kusur bilirkişisi tarafından tespit edilen kusur oranlarının çelişkili oldukları ileri sürülmektedir.

KARŞI TARAFIN SAVUNMASI: Taraflarca savunma verilmemiştir.

DANIŞTAY TETKİK HÂKİMİNİN DÜŞÜNCESİ: Temyiz istemlerine konu mahkeme kararının, davacının ıslah talebinin kabul edilmemesine ilişkin kısmının bozulması, diğer kısımlarının onanması gerektiği düşünülmektedir.

TÜRK MİLLETİ ADINA

Karar veren Danıştay Onbeşinci Dairesince, Tetkik Hakiminin açıklamaları dinlendikten ve dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü:

İdare ve vergi mahkemelerinin nihai kararlarının temyizen bozulması, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanununun 49. maddesinde yer alan sebeplerden birinin varlığı halinde mümkündür.

Temyizen incelenen kararın kabul edilen maddi ve manevi tazminat miktarı ile reddedilen manevi tazminat miktarına ilişkin kısımları usul ve hukuka uygun olup dilekçelerde ileri sürülen temyiz nedenleri kararın bozulmasını gerektirecek nitelikte görülmemiştir.

Davacı tarafından, 10.12.2009 tarihinde Antalya şehir içinde bulunan tramvay güzergahı üzerinde tramvayın çarpması sonucunda dalağının alınmasına neden olacak şekilde yaralandığı iddiasıyla meydana gelen kazada idarenin hizmet kusurundan bahisle maddi ve manevi zararlarının tazmini için 5.000,00-TL maddi, 30.000,00-TL manevi tazminatın ödenmesi istemiyle 05.02.2010 tarihinde davalı idare kaydına giren dilekçe ile ön başvuru yapılmış, başvuru 22.02.2010 tarihli davalı idare yazısıyla kazada idari kusurun bulunmadığı gerekçesiyle reddedilmiştir.

Bunun üzerine davacı tarafından 5.000,00 TL maddi, 30.000,00-TL manevi zararının tazmini amacıyla görülmekte olan dava açılmıştır.

Tam yargı davalarında istemle bağlı olma kuralının sebep olduğu hak kayıplarının giderilmesi amacıyla 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 16. maddesinin 4. fıkrasına, 30/04/2013 tarihinde yürürlüğe giren 6459 sayılı Kanun’un 4. maddesi ile, “Ancak, tam yargı davalarında dava dilekçesinde belirtilen miktar, süre veya diğer usul kuralları gözetilmeksizin nihai karar verilinceye kadar, harcı ödenmek suretiyle bir defaya mahsus olmak üzere artırılabilir ve miktarın artırılmasına ilişkin dilekçe otuz gün içinde cevap verilmek üzere karşı tarafa tebliğ edilir.” cümlesi; aynı Kanun’un 5. maddesi ile de, 2577 sayılı Kanuna Geçici 7. madde olarak, “Bu maddeyi ihdas eden Kanunla, bu Kanunun 16. maddesinin dördüncü fıkrasına eklenen hüküm, kanun yolu aşaması dahil, yürürlük tarihinde derdest olan davalarda da uygulanır. “ cümlesi eklenmiştir.

2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanununun 16. maddesinin 4. fıkrasında; ” Taraflar, sürenin geçmesinden sonra verecekleri savunmalara veya ikinci dilekçelere dayanarak hak iddia edemezler. Ancak, tam yargı davalarında dava dilekçesinde belirtilen miktar, süre veya diğer usul kuralları gözetilmeksizin nihai karar verilinceye kadar, harcı ödenmek suretiyle bir defaya mahsus olmak üzere artırılabilir ve miktarın artırılmasına ilişkin dilekçe otuz gün içinde cevap verilmek üzere karşı tarafa tebliğ edilir” hükmü yer almaktadır.

Dava dosyasının incelenmesinden; davacının 27.03.2013 havale tarihli dilekçede, bilirkişi raporunda 7.838,34 TL iş gücü kaybından doğan maddi zarar hesaplandığı, dava dilekçesinde belirtilen 5.000,00-TL maddi tazminat talebi ile bilirkişi raporunda hesaplanan zarar farkı olan 2.838,34-TL’lik kısım için davanın ıslah edildiği maddi tazminat talebinin 7.838,34-TL kabul edilmesini talep ettiği görülmektedir.

Olayda, davacı tarafından 27.03.2013 tarihinde ıslah talebinde bulunulmuş olup, idari yargıda ıslah müessesesi olmadığından davacının bu talebinin dikkate alınmaması gerektiği sonucuna varan mahkemenin karar tarihi 11.04.2013′ tür. Davanın açılış tarihi ve mahkeme karar tarihinden sonra yürürlüğe giren 6459 sayılı Kanunla 30.04.2013 tarihinden itibaren ıslahın mümkün hale geldiği anlaşılmaktadır.

Bu durumda mahkeme aşamasında maddi tazminat talebinin tamamı kabul edilen davacı yönünden, ıslah istemiyle yapılan başvuru dilekçesinin, 6459 sayılı Kanun değişikliği kapsamında değerlendirilmesi, davalı idareye gönderilerek verilecek cevabın alınmasından sonra, artırılan tazminat miktarına göre yeniden bir karar verilmesi gerektiği görülmüştür.

SONUÇ:
Açıklanan nedenlerle;
1.Davacı temyiz isteminin kısmen kabulü ile Antalya 2. İdare Mahkemesinin 11/04/2013 tarih ve E: 2010/372, K: 2013/422 sayılı kararının, davacının ıslah isteminin dikkate alınmaması kısmının, ıslah istemi hakkında yeniden bir karar verilmek üzere BOZULMASINA,
2. Davacı temyiz isteminin kısmen reddi, davalı temyiz isteminin reddi ile kararın diğer kısımlarının ONANMASINA
3.Bozulan kısım hakkında 2577 sayılı Kanunun 6459 sayılı Yasa ile değişik 16. maddesine göre artırılan maddi tazminat miktarı ile ilgili olarak YENİDEN BİR KARAR VERİLMEK ÜZERE dosyanın, adı geçen İdare Mahkemesine gönderilmesine, 4. 2577 sayılı Kanunun ( Geçici 8. Maddesi uyarınca uygulanmasına devam edilen ) 54.maddesinin 1.fıkrası uyarınca bu kararın tebliğ tarihini izleyen günden itibaren on beş gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere 10/01/2019 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.

Doktor Hatası Komplikasyon Ameliyat Esnasında Sinir Damarlarının Kesilmesi Hizmet Kusuru

Doktor Hatası / Komplikasyon / Ameliyat Esnasında Sinir Damarlarının Kesilmesi / Hizmet Kusuru

15. Daire

Esas No: 2018/246

Karar No: 2019/232

Karar Tarihi: 23.01.2019

1. İdare Mahkemesinin 26/10/2017 tarih ve E:2015/260, K:2017/2089 sayılı kararının temyizen incelenerek bozulması istenilmektedir.

Davacılar tarafından, ‘nde 15/11/2005 tarihinde sağ ayağındaki rahatsızlık sebebiyle Beyin Cerrahi Servisi’nde ameliyat olan ‘ın ameliyat sırasında sinir damarlarının kesildiği buna bağlı olarak ameliyat sonrasında idrar ve gaita fonksiyonlarında bozulma meydana geldiği, ameliyat hatalı yapılarak sakat kalınmasına sebebiyet verildiği ve olayda hizmet kusuru bulunduğu ileri sürülerek, için 30.000,00-TL maddi, 30.000,00-TL manevi, anne …için 10.000,00-TL manevi, baba için 10.000,00-TL manevi olmak üzere 80.000,00 TL tazminatın olay tarihinden itibaren işleyecek yasal faiziyle birlikte tazminine karar verilmesi istenilmiştir.

1. İdare Mahkemesince davanın süre aşımı yönünden reddi yolunda verilen kararın Danıştay Onbeşinci Dairesi’nin 06/05/2014 tarih ve E:2013/3327, K:2014/3406 sayılı kararı ile bozulması üzerine, bozma kararına uyularak ve işin esasına geçilerek verilen 26/10/2017 tarih ve E:2015/260, K:2017/2089 kararda; dava dosyasında bulunan bilgi ve belgeler ile Adli Tıp Kurumu Başkanlığı 2. İhtisas Kurulu tarafından düzenlenen bilirkişi raporunun birlikte değerlendirilmesinden, davacılardan ’ndeki Beyin Cerrahisi Servisi’nde 22/11/2005 tarihinde uygulanan düzeltme ameliyatı sonucunda; diastometamyeli, spinal kanal, spinal kord, konus medullaris veya filum terminalenin; fibroz, kıkırdak ya da kemik bir spikul ile her ikisi de dura ile çevrili iki kısma bölünmesiyle karakterize doğumsal bir anomali olduğu, genellikle alt torakal ve lomber bölgede görüldüğü, omuriliğin gerilmesine (tethered kord sendromu) neden olabileceği, omuriliğin gerilmesine bağlı sırt ağrısı, bel ağrısı ve nörolojik bulguların oluşmasına neden olabileceği, bu nedenle sıklıkla cerrahi müdahale uygulandığı, uygulanan cerrahi müdahale ile omuriliğin gerilmesine neden olan yapıların çıkarıldığı ve omuriliğin serbestleştirildiği, bu tür ameliyatlardan sonra klinik şikayetlere neden olan bulgularda tam düzelme olamayabileceği, bunun yanı sıra ameliyat sonrasında ortaya çıkan nörolojik tablonun bu tür ameliyatlardan sonra ortaya çıkabilen herhangi bir tıbbi kusur ya da ihmale izafe edilemeyen komplikasyon niteliğinde olduğu ve davalı sağlık kuruluşunda yapılan işlemlerin tıp kurallarına uygun olduğu anlaşıldığından davalı idarenin hizmet kusurunun ve tazmin sorumluluğunun bulunmadığı sonucuna varılmıştır. Belirtilen gerekçelerle davanın reddine karar verilmiştir.

TEMYİZ EDENİN İDDİALARI: Davacılar tarafından, çocukları ‘ın ayağında doğuştan sakatlık olduğu, bunun iyileşip iyileşmeyeceğini öğrenmek için Ortopedi Polikliniği’ne müracaat ettikleri, buradan Beyin Cerrahi Servisine sevk edildikleri, beyin cerrahi servisinde yapılan muayene ve tetkikler sonrası bel kemiklerinde bir-iki kemik yapısı ile ilgili sorun olduğu belirtilerek ameliyat edildiği, ameliyat sonrası hastanın düzelip yürüyeceğinin söylendiği, fakat davacının ameliyat sonrası gaita ve idrar tutamadığı, ameliyat öncesi bu fonksiyonlarının normal olduğu, doktorun kontroller sırasında ameliyat öncesi çekilen MR ve filmleri istediği ve bunları tekrar kendilerine vermediği, zamanla iyileşme olmaması üzerine çocuklarını ‘ne götürdükleri ve burada ameliyat esnasında bahse konu fonksiyonları etkileyen bazı sinir damarlarının kesildiğinin belirtildiği, çocuklarının sakat ve yatalak kaldığı, komplikasyon olarak nitelendirilen olgularda idarenin sorumluluktan kurtulamayacağı, kusursuz sorumluluk ilkesi gereğince sorumluluğunun gerekeceği, yerel mahkemece de kusursuz sorumluluk ilkesi gereği davanın kabulüne karar verilmesi gerektiği ileri sürülmektedir.

KARŞI TARAFIN SAVUNMASI: Davalı idare tarafından, davacıya konulan tanı, yapılan ameliyat ve tedavide herhangi bir kusur ve ihmal olmadığı, bu durumun İdare Mahkemesince yaptırılan bilirkişi incelemesi ile ortaya konulduğu, kusursuz sorumluluk hallerinin olayda gerçekleşmediği, istemin reddi gerektiği savunulmuştur.

DANIŞTAY TETKİK HAKİMİ DÜŞÜNCESİ: Temyiz isteminin reddi ile usul ve yasaya uygun olan Mahkemesi kararının onanması gerektiği düşünülmektedir.

TÜRK MİLLETİ ADINA

Karar veren Danıştay Onbeşinci Dairesince, tetkik hakiminin açıklamaları dinlendikten ve dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü:

İdare ve vergi mahkemelerinin nihai kararlarının temyizen bozulması, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 49. maddesinde yer alan sebeplerden birinin varlığı halinde mümkündür.

Temyizen incelenen karar usul ve hukuka uygun olup, dilekçede ileri sürülen temyiz nedenleri kararın bozulmasını gerektirecek nitelikte görülmemiştir.

SONUÇ:
Açıklanan nedenlerle;
1. Davacıların temyiz istemlerinin reddine,
2. Davanın yukarıda özetlenen gerekçeyle reddi yolundaki 1. İdare Mahkemesinin 26/10/2017 tarih ve E:2015/260, K:2017/2089 sayılı temyize konu kararının ONANMASINA,
3. Dosyanın anılan Mahkeme’ye gönderilmesine,
4. 2577 sayılı Kanun’un (Geçici 8. maddesi uyarınca uygulanmasına devam edilen) 54. maddesinin 1. fıkrası uyarınca bu kararın tebliğ tarihini izleyen günden itibaren on beş gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 23/01/2019 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.