HGK Ailelerin Bilgisi Dahilinde Evlilik Amacıyla Gayrı Resmi Evlilik Hayatı Yaşayan Ancak Resmi Nikah Yapılmadan

Daire/Kurul
HUKUK GENEL KURULU
Esas No
2012/4-179
Karar No
2012/412
Karar Tarihi
27 Haz 2012

Yargı Kararları

Tanınmış Üye
Yönetici
Admin
Kayıtlı Üye
Katılım
13 Ocak 2018
Mesajlar
552
Beğeniler
1
Puanları
18
Konum
Ankara
Web sitesi
www.yargikararlari.net
#1
Ailelerin Bilgisi Dahilinde Evlilik Amacıyla Gayrı Resmi Evlilik Hayatı Yaşayan Ancak Resmi Nikah Yapılmadan Ayrılmak Zorunda Kalan ve Reşit Olan Kadın Lehine Manevi Tazminata Hükmedilebilir

(YARGITAY HUKUK GENEL KURULU ESAS 2012/4-179 KARAR 2012/412)

Dava maddi ve manevi tazminat istemine ilişkindir. Uyuşmazlık; ailelerin bilgisi dahilinde evlilik amacıyla başlayan, 3 ay gayrı resmi evlilik hayatı yaşayan ancak resmi nikah yapılmadan ayrılmak zorunda kalan ve reşit olan davalı kadın lehine manevi tazminata hükmedilmesi gerekip gerekmediği noktasında toplanmaktadır. Toplumumuzun geleneksel yapısı ve tarafların yaşadıkları sosyal çevre de gözetildiğinde; davalının ailesi ile birlikte davacıyı istemesi ve ailelerin akraba olmasının davacıda meydana getirdiği olumlu etki ile evlenecekleri inancına kapılan davacının, taraflar arasında meydana gelen yakınlaşma ve yapılan düğün merasimi sonucunda birlikte aynı evde yaşadıkları, toplum nazarında aile olduğu, cinsel ilişkiye girerek eş oldukları anlaşılmaktadır.

Davacının, davalı tarafından evlenme vaadi ile kandırıldığı ve bunun etkisi altında gerek fiziksel gerek ruhsal anlamda zarara uğratıldığı ve bundan elem ve üzüntü duyduğunun kabul edilmesi ve davacının hukuka aykırı olan eylemden dolayı bozulan manevi dengesinin eski haline dönüşmesi, duygusal olarak tatmin edilmesi, zarar verenin de bir daha böyle bir eylemde bulunmaktan alıkonulması amacıyla uygun bir manevi tazminata hükmedilmesi gereklidir.

Taraflar arasındaki “tazminat” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; İzmir 9. Asliye Hukuk Mahkemesince davanın reddine dair verilen 24.03.2009 gün ve 2008/280 E., 2009/95 K. sayılı kararın incelenmesi davacı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin 10.03.2010 gün ve 2009/6603 E., 2010/2563 K. sayılı ilamı ile,

(… 1-Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı kanıtlarla yasaya uygun gerektirici nedenlere, özellikle delillerin değerlendirilmesinde bir isabetsizlik görülmemesine göre davacının aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları reddedilmelidir.

2-Diğer temyiz itirazına gelince; davacı, akrabası olan davalı ile Nisan 2006 tarihinde İzmir’de nişanlanıp Ağustos 2006 tarihinde de resmi nikah yapılmadan evlendiklerini, davalının annesi ile birlikte Büyükçekmece’deki evde 3 ay evlilik hayatı yaşadıklarını, bu sürede hizmetçi gibi kullanıldığını, resmi nikah yapma vaadi ile oyalandığını, düğünde takılan ziynet eşyasını alan davalının borçlarını ödediğini, çıkan kavgalar nedeniyle otobüse bindirilip İzmir’e gönderildiğini, davacının genç kızlık hayalleri ile oynayarak cinsel yönden sömürmesi ve hizmetçi olarak kullanılmasından dolayı manevi yönden yıkıma uğradığını belirterek, davalının ziynet eşyası bedeli ve manevi tazminat ile sorumlu tutulmasını istemiştir.

Davalı ise, davacı ve ailesinin nikah işlemlerini biz yapamayız İstanbul’da siz yaparsınız dediklerini, daha sonra da belgeleri vermedikleri için resmi nikah yapılamadığını, tüm nişan ve düğün giderlerini karşıladığını, davacı ailesinin yanına götürüldüğünde takıların annesi tarafından davacıya teslim edildiğini, davacının dönmeyeceğini bildirmesi üzerine diğer eşyasının da kargo ile gönderildiği, bir tekstil firmasında ücretli olarak çalıştığını, ticaret ile uğraşmadığını, davacı ile mutlu bir aile kurmak amacı ile evlendiğini ancak, davacı ile ailesinin davranışları nedeniyle resmi nikah yapma fırsatı kalmadan ayrıldıklarını ileri sürerek istemin reddedilmesi gerektiğini savunmuştur.

Yerel mahkemece, olay gününde ergin olan davacının, kendi isteği ile davalıyla resmi nikah yapılmadan evlendiğinden ve her hangi bir tehdit, baskı ve zorlama olmadan evine döndüğünden kişilik haklarına saldırıda bulunulduğunu kanıtlayamadığı; ziynet eşyasının beraberinde götürdüğü karine olarak kabul edilerek kanıtlanamayan maddi ve manevi tazminat istemi reddedilmiş; karar, davacı tarafından temyiz olunmuştur.

Toplumumuzun geleneksel yapısı ve tarafların yaşadıkları sosyal çevre gözetildiğinde; resmi nikah yapılacağı inancı ile davacının davalı ile 3 ay karı koca hayatı yaşaması, resmi nikah yapılmamasını fırsat bilerek hiçbir yasal hakkı olmaksızın ailesinin evine bırakılması, toplumda dul damgasını taşıması, davacının yeni bir evlilik yapmasını zorlaştıracağı gibi ileride yapacağı evliliklerde de böyle bir durumun varlığının aleyhine kullanılabileceği kaçınılmaz bir gerçektir.

Tüm bu olgular birlikte ele alındığında davacının, davalı tarafından resmi nikah yapma vaadi ile kandırıldığı ve bunun etkisi altında, fiziksel ve ruhsal olarak zarara uğratıldığı, bundan elem ve üzüntü duyduğunun kabulü gerekir. Davacının isteğinin olması, yeniden evlenmesi ve varsa kusurlu davranışları takdir edilecek manevi tazminat tutarının belirlenmesinde etkili olabilir.

Yerel mahkemece açıklanan yönler gözetilerek, davacı yararına uygun bir tutarda manevi tazminat takdir edilmesi gerekirken, isteminin tümden reddedilmiş olması usul ve yasaya uygun düşmediğinden kararın bozulması gerekmiştir…) ,

Gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

Dava maddi ve manevi tazminat istemine ilişkindir.

Mahkemece, istem reddedilmiş, hükmün davacı tarafından temyiz edilmesi üzerine Özel Dairece yukarıda başlık bölümünde belirtilen gerekçe ile mahkeme kararı bozulmuştur.

Mahkemece, önceki gerekçeler tekrar edilerek direnilmiştir.

Hukuk Genel Kurul önüne gelen uyuşmazlık; ailelerin bilgisi dahilinde evlilik amacıyla başlayan, 3 ay gayrı resmi evlilik hayatı yaşayan ancak resmi nikah yapılmadan ayrılmak zorunda kalan ve reşit olan davalı kadın lehine manevi tazminata hükmedilmesi gerekip gerekmediği noktasında toplanmaktadır.

İşin esasına geçilmeden önce; aleyhine bozma yapılan davalının duruşmaya katılmaması ve davacının bozmaya uyulmasını istemesi karşısında, mahkemenin resen direnip direnemeyeceği ön sorun olarak tartışılmış; duruşmaya gelmeyen tarafın davayı inkar etmiş sayılacağı, gelen taraf bozma ilamına uyulmasını istese dahi hakimin bozma kararına karşı direnebileceği oy birliği ile kabul edilmiş ve ön sorun bu şekilde aşılmıştır.

İşin esasına gelince:

Manevi tazminat, zarar görenin fiziki, sosyal ve duygusal kişilik değerlerinde, bedensel bütünlüğünün iradesi dışında ihlali hallerinde meydana gelen eksilmenin (manevi zararın) giderilmesi, tazmin ve telafi edilmesidir.

Bir diğer deyişle zarar görene tanınmış olan manevi tazminat hakkı kişinin sosyal, fiziksel ve duygusal kişilik değerlerinin saldırıya uğraması durumunda öngörülen bir tazminat türüdür. Kişinin, hukuka aykırı olan eylemden dolayı bozulan manevi dengesinin eski haline dönüşmesi, duygusal olarak tatmin edilmesi, zarar verenin de bir daha böyle bir eylemde bulunmaktan alıkonulması amacını güder.

Kanun koyucu, manevi tazminat davası açılacak halleri 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 24, 25, 121, 174/II, 158/II ve 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun 47 ve 49 ncu (608 s. TBK m. 58 ) maddelerinde ayrı ayrı düzenlemiştir.

Kişilik (şahsiyet) hakkı, genel olarak Medeni Kanunun 23-25 inci maddeleri ile 818 sayılı BK m.49 uncu (6098 s. TBK m 58) maddesinde düzenlenmiştir.

818 sayılı BK 49 uncu maddesi uyarınca şahsiyet hakkı hukuka aykırı bir şekilde tecavüze uğrayan kişi uğradığı manevi zarara karşılık manevi tazminat namıyla bir miktar para ödenmesini dava edebilecektir.

4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 24 üncü maddesine göre ise, hukuka aykırı olarak kişilik hakkı saldırıya uğrayan kimse, saldırıda bulunanlara karşı korunma isteyebilecektir.

Dava konusu zarar gördüğü iddia edilen değerlerin “şahsiyet hakkı” kapsamına girip girmediğinin tespiti için öncelikle “şahsiyet hakkı” kavramının ve kapsamının belirlenmesi gereklidir.

Gerek Medeni Kanun’un 23-25 ve 818 s. BK. 49 uncu (6098 s. TBK m. 58) maddelerinde, gerekse diğer özel nitelikli hükümlerde kişilik hakkının tanımı yapılmamıştır.

Öğretide kişilik hakkının değişik şekillerde tanımlandığını görmek mümkündür; “Şahsiyet hakkı, şahsın bedeni ve maddi tamamiyetine, kişiliğini teşkil eden sair unsur ve varlıklarına karşı haksız tecavüzlerden kaçınılmasını herkesten talep etmek hususundaki haktır”( Jale Güral Akipek, Türk Medeni Hukuku, C.I, Başlangıç Hükümleri – Şahsın Hukuku, Ankara 1961, s.108); veya kişilik hakkı, her şahsın esaslı niteliklerinden olan şahsi varlıklarında, hayatı, sağlığı, vücut bütünlüğü ve keza manevi ve fikri değerleri, mesela hürriyet, şeref ve şöhreti, özel hayat çevresi üzerinde korunmasını gerektiren mutlak bir haktır” (Zahit İmre, Medeni Hukuka Giriş, 3.Baskı, İstanbul 1980, s.445); şeklindeki tanımın yanında “kişilik hakkı, kişinin var olma nedenini teşkil eden, onu oluşturan ve ilke itibariyle da malvarlığı haklarının karşıtı olup onun dışında kalan hakların tümüdür” (Bülent Köprülü, Medeni Hukuk, 2.Baskı, İstanbul 1984, s.263) şeklinde tanımlar da yapılmıştır.

Şüphesiz, yapılan tanımlamaların hepsi kişilik hakkını değişik yönden anlatmaktadır. Ancak, çok genel bir ifadeyle, kişilik hakkı, “kişinin, kişisel değerleri üzerinde sahip olduğu mutlak ve tekelci haktır” şeklinde kısa ve öz bir tanımlama da yapılabilir.

Doktrine göre kişisel haklar (şahsiyet hakları), kişinin kendi hür ve bağımsız varlığının bütünlüğünü sağlar. Hayat, beden ve ruh tamlığı, vicdan, düşünce ve ekonomik çalışma ve her çeşit özgürlüğü, şeref, haysiyet ve itibar, mesken masuniyeti, ölmüş yakınlarının anısı, ün, ad, sır ve resim hep kişisel varlıklardır. Bunlar sınırlı olmayıp, zaman ve mekana göre değişir.

Zarar görmesi şart olan “şahsiyet hakkı” kavramı hukuk sözlüklerinde şahısların maddi, manevi ve ekonomik bütünlüğü üzerindeki mutlak hakları olarak tarif edildikten sonra, vücut bütünlüğü, sağlığı, ismi, şeref ve haysiyeti resmi, hürriyetleri, sır çerçevesi, iktisadi ve fikri faaliyetleri şahsiyet hakları olarak sayılmaktadır.

Yargıtay İçtihatlarına göre ise, kişilik hakkı, kişinin kendi özgür ve bağımsız varlığının bütünlüğünü sağlayan ve herkese karşı ileri sürülebilen mutlak bir hak olarak kabul edilmekte ve şahsiyet hakkına tecavüz, şahsiyetin kapsamına giren unsurlara tecavüzü ifade ettiği kabul edilmektedir. Şahsiyet hakkı, şahsiyeti oluşturan değerlerin tümü üzerindeki hakkı belirtmek üzere kullanılan deyimdir. Bu genel şahsiyet hakkının münferit unsurlar bakımından görünümüne münferit şahsiyet hakları denilebilir. Bu açıdan kişinin hayatı, sağlığı ve vücut tamlığının, beden ve ruhsal bütünlüğünün, duygu yaşantısında ruhsal uyum ve denge,ruhsal sükun,yakınlarla olan gönül bağlılığı,aile birliği şeref ve haysiyetinin, resminin, özel hayatının gizliliğinin, sırlarının, duygu yaşantısı ve düşünce dünyasının,manevi acılar verdirilmek yolu ile ruhsal varlıklara saldırılmasının vs. hukuka aykırı tecavüze karşı korunmasından söz edilir. Şahsiyeti oluşturan unsurların teker teker sayılması mümkün değildir. Zamanın ihtiyaçlarına göre yeni unsurlar nazara alınmaktadır.

Şeref ve haysiyet, dahil olduğu toplumun gerekli saydığı ahlaki niteliklere sahip olduğu ya da böyle kabul edildiği için, kişiye verilen değeri ifade eder. Kişinin onuru (şerefi) ve saygınlığı onun toplum içindeki tüm manevi değerlerinden oluşur. Bunlar kişinin ahlaki değerleridir. Herkesin içinde yaşadığı toplumda ve ilişkiler kurduğu çevrelerde kişisel bir onuru (şerefi) ve saygınlığı mevcuttur. Kişiyi küçük düşürmek, yanlış tanıtmak, gülünç ya da zor duruma sokmak, kişiye düşmanca bir ortam hazırlamak amacıyla vaki davranışlar manevi değerleri nasıl zedelerse, bir olayın aktarılması ya da bir olay veya kişinin eleştirilmesi de çok kez şeref ve saygınlığa, onura müdahale niteliğinde olabilir. (Turgut Uygur, Açıklamalı–İçtihatlı Borçlar Kanunu Sorumluluk ve Tazminat Hukuku, İkinci Cilt, Ankara 2003, s.2268)

Somut olaya gelince; tarafların hala-dayı çocukları oldukları, Nisan 2006 tarihinde ailelerin bilgisi dahilinde toplumsal gelenekler yerine getirilerek nişanlandıkları ve 2006 yılı Ağustos ayında dini tören ve düğün yaparak fiilen evlendikleri, İstanbul’da davalının ailesi ile birlikte yaşamaya başladıkları, ve bu durumun 3 ay sürdüğü, bu süre içerisinde resmi nikahın yapılmadığı ve bunun sonucunda davacının İzmir’e ailesinin yanına geri döndüğü sabittir.

Dosya içerisinde bulunan resimlere, dijital kayıtlara ve evraklara göre tarafların evlenmek için toplumsal gelenekleri yerine getirdikleri, geniş katılımın olduğu bir düğün ile evlendikleri, sadece resmi nikahın yapılmadığı, davalının kayden bekar olduğu anlaşılmaktadır.

Yine tanık beyanlarından, davalının nişanlılık döneminde İstanbul’dan İzmir’e gelip gittiği, kına gecesinin İzmir’de, düğün merasiminin ise İstanbul’da yapıldığı, davacının babasının kızını kız kardeşinin oğluna verme rahatlığı ve bu akrabalığa güvenerek nikah yapmadan İstanbul’a davalı ile birlikte gitmesine izin verdiği anlaşılmaktadır.

Toplumumuzun geleneksel yapısı ve tarafların yaşadıkları sosyal çevre de gözetildiğinde; davalının ailesi ile birlikte davacıyı istemesi ve ailelerin akraba olmasının davacıda meydana getirdiği olumlu etki ile evlenecekleri inancına kapılan davacının, taraflar arasında meydana gelen yakınlaşma ve yapılan düğün merasimi sonucunda birlikte aynı evde yaşadıkları, toplum nazarında aile olduğu, cinsel ilişkiye girerek eş oldukları anlaşılmaktadır.

Tüm bu olgular birlikte ele alındığında davacının, davalı tarafından evlenme vaadi ile kandırıldığı ve bunun etkisi altında gerek fiziksel gerek ruhsal anlamda zarara uğratıldığı ve bundan elem ve üzüntü duyduğunun kabul edilmesi ve davacının hukuka aykırı olan eylemden dolayı bozulan manevi dengesinin eski haline dönüşmesi, duygusal olarak tatmin edilmesi, zarar verenin de bir daha böyle bir eylemde bulunmaktan alıkonulması amacıyla uygun bir manevi tazminat hükmedilmesi gereklidir.

O halde Hukuk Genel Kurulu’nca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.

SONUÇ: Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı 6217 sayılı Kanunun 30.maddesi ile 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’na eklenen “Geçici madde 3” atfıyla uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 429. Maddesi gereğince BOZULMASINA, istek halinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, aynı kanunun 440/1 maddesi uyarınca tebliğden itibaren 15 gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 27.06.2012 gününde oy birliği ile karar verildi.
 
Üst