HGK İfadelerin Yer Aldığı Kitap Piyasada Yer Almaya ve Okurlara Ulaşmaya Devam Ettiği Sürece Zarara Neden Olan

Daire/Kurul
Hukuk Genel Kurulu
Esas No
2017/4-1457
Karar No
2018/988
Karar Tarihi
25 Nis 2018

Yargı Kararları

Tanınmış Üye
Yönetici
Admin
Kayıtlı Üye
Katılım
13 Ocak 2018
Mesajlar
527
Beğeniler
1
Puanları
18
Konum
Ankara
Web sitesi
www.yargikararlari.net
#1
İfadelerin Yer Aldığı Kitap Piyasada Yer Almaya ve Okurlara Ulaşmaya Devam Ettiği Sürece Zarara Neden Olan Haksız Eylem Devam Etmiş Olacağından Zamanaşımı Süresi İşlemeye Başlamayacaktır

(YARGITAY Hukuk Genel Kurulu ESAS 2017/4-1457 KARAR 2018/988)

Taraflar arasındaki “manevi tazminat” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda Ankara 14. Asliye Hukuk Mahkemesince davanın zamanaşımı nedeniyle reddine dair verilen 03.12.2013 gün ve 2013/131 E. 2013/547 K. sayılı kararın davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine, Yargıtay 4. Hukuk Dairesi’nin 19.02.2014 gün ve 2014/1883 E., 2014/2729 K. sayılı kararı ile,

(...Dava, kişilik haklarının ihlali nedeniyle manevi tazminat istemine ilişkindir. Mahkemece, zamanaşımı nedeniyle davanın reddine karar verilmiş; hüküm, davacı tarafından temyiz edilmiştir.

Davacı, davalının kaleme aldığı Türkiye'de Öğretmen Örgütlenmesi adlı kitabında kendisi hakkında yazdıklarıyla kişilik haklarını ihlal ettiğini belirterek; manevi tazminat istemiştir.

Davalı, zamanaşımı def'inde bulunmuş; kitapta geçen ibarelerin davacının kişilik haklarını ihlal etmediğini, davanın reddi gerektiğini savunmuştur.

Mahkeme, davanın zamanaşımından reddine karar vermiştir.

BK'nun 60/1 maddesi uyarınca, davacının saldırıyı ve failini öğrendiği andan itibaren 1 yıl içerisinde davayı açması gerekir. Yine, BK'nun 60/2 maddesi uyarınca, eğer dava konusu fiil aynı zamanda suç niteliğindeyse ceza kanunundaki zamanaşımı süresi, tazminat davasında da uygulanır.

Dosya kapsamından; davacı, kitabın 2008 yılında yapılmış 2. baskı bir nüshasını 2013 yılında tesadüfen okuduğunu ve kişilik haklarına saldırıldığından bu şekilde haberdar olduğunu iddia etmiş; davalı tarafından iddia edilen saldırıyı davacının daha önce öğrendiği ispatlanamamıştır. Davacı, öğrendiğini iddia ettiği tarihten itibaren bir sene içinde davayı açmıştır.

Kaldı ki, yasal unsurlarının oluşması halinde, davalının eylemi basın yoluyla hakaret suçunu oluşturacaktır. Suç tarihi olan 2008 yılı dikkate alındığında ceza zamanaşımı süresi de dolmamıştır. Şu durumda; mahkemece, süresinde açılmış davanın esasına girilerek bir karar verilmesi gerektiği ettiği halde, zamanaşımından reddine karar verilmesi doğru görülmemiş; hükmün, bu nedenle bozulması gerekmiştir.)

gerekçesiyle oy çokluğuyla bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

HUKUK GENEL KURULU KARARI

Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü:

Dava kişilik haklarına saldırı nedeniyle manevi tazminat istemine ilişkindir.

Davacı vekili tarafların emekli öğretmen olup Eğitim-İş Sendikası'nın kurucularından olduklarını, davalının Eğitim-İş Sendikasının Genel Başkanlığı, müvekkilinin ise genel saymanlık görevine getirildiğini, davalının 2008 yılında Ürün Yayınları tarafından ikinci baskısı yapılan “Türkiye’de Öğretmen Örgütlenmesi (1908-2008)” adlı bir kitap yazdığını, müvekkilinin 2013 yılı Ocak ayı içerisinde kitaptan haberdar olduğunu, davalının Eğitim-İş Sendikası ile ilgili yazdıklarını okurken kitabın 272. sayfasının 1. paragrafında ve dip notunda, kendisini küçük düşürecek metinler yazmış olduğunu gördüğünü, davalının kitabında sözü edilen olayların gerçeğe aykırı olduğunu, müvekkilini öğretmen arkadaşlarının gözünde küçük düşürme amacıyla yazı yazdığını, bu eylemi ile müvekkilinin kişilik haklarına basın yoluyla zarar verdiğini ileri sürerek 5.000,00 TL manevi tazminatın yasal faiziyle birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini istemiştir.

Davalı vekili davaya dayanak olan kitabın birinci baskı tarihinin 1998, ikinci baskı tarihinin ise 2008 olduğunu, birinci baskının yayın tarihi üzerinden onbeş yıl, ikinci baskının yayın tarihi üzerinden beş yıldan fazla zaman geçtiği için davanın zamanaşımına uğradığını, davacının yapılan yayını arkadaşının bürosunda öğrendiği savının da gerçekçi olmadığını, Eğitim-İş Sendikası’nın kuruluş çalışmalarının sürdürüldüğü Eğit-Der adlı derneğe gelip gittiğini, aynı sendikada birlikte çalıştığı emekli öğretmen arkadaşları ile dışarıda veya dernekte sıkça görüştüğünü, bu çevrede fazlaca konuşulduğu için dava konusu yayından ilk yayın tarihinde haberdar olmamasının mümkün olmadığını; davacının dava dilekçesinin hiçbir yerinde yapılan yayının ceza davasını gerektirir şekilde hakaret içerdiğini de ileri sürmediğini, bu nedenle davada ceza zamanaşımından söz edilemeyeceğini, müvekkilinin kitapta davacıyı küçük düşürücü herhangi bir tabir kullanmadığını, yazılanların gerçek ve doğru olduğunu, toplumun bilgilendirildiğini, kitabın gerçeklik, kamu yararı, güncellik, konuyla anlatım arasında düşünsel bağlılık yönünden basın özgürlüğü sınırları içinde özgün bir çalışmanın ürünü olduğunu belirterek davanın öncelikle zamanaşımı nedeniyle, zamanaşımı itirazı kabul edilmediği takdirde esastan reddine karar verilmesini istemiştir.

Mahkemece davacı vekili tarafından davalının yazdığı kitapta yer alan müvekkilini küçük düşürecek metinler nedeniyle manevi tazminat istendiği, davalı vekilinin zamanaşımı itirazında bulunduğu, kitabın ilk basımının 1998, ikinci basımının 2008 yılında yapıldığının anlaşıldığı, ilk basım tarihinden itibaren 15 yıl, ikinci basım tarihinden itibaren de yaklaşık 5 yıllık bir sürenin geçtiği, taraflar arasında bir ceza davasının olmadığının beyanlarından anlaşıldığı, kitabın ilk basım tarihinden itibaren 5 yıllık zamanaşımının dolduğu, kitabın ikinci basım tarihi göz önüne alınarak zamanaşımının dolmadığı yönündeki davacı vekilinin itirazları yerinde görülmediği gerekçesiyle davanın zamanaşımı ilk itirazı nedeniyle reddine karar verilmiştir.

Davacı vekilinin temyizi üzerine karar Özel Dairece yukarıda açıklanan gerekçelerle bozulmuştur.

Yerel Mahkemece önceki karardaki gerekçeler tekrar edilerek direnme kararı verilmiştir.

Direnme kararını davacı vekili temyiz etmiştir.

Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık: zarara neden olan haksız eylemin devam etmesi durumunda zamanaşımı süresinin başlayıp başlamayacağı, buradan varılacak sonuca göre eldeki davanın zamanaşımına uğrayıp uğramadığı noktasında toplanmaktadır.

Hukuk Genel Kurulundaki görüşmeler sırasında, işin esasının incelenmesinden önce, direnme kararının usulüne uygun olup olmadığı hususu ön sorun olarak tartışılmıştır.

6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 294. maddesinin üçüncü fıkrasında, “hükmün tefhimi her hâlde hüküm sonucunun duruşma tutanağına geçirilerek okunması suretiyle olur” hükmüne yer verilmiştir. Ayrıca mahkeme kararlarında nelerin yazılacağı HMK'nın 297. maddesinde belirtilmiştir. Buna göre, hüküm sonucu kısmında gerekçeye ait herhangi bir söz tekrar edilmeksizin, isteklerin her biri hakkında verilen hükümle, taraflara yüklenen borç ve tanınan hakların sıra numarası altında açık, şüphe ve tereddüt uyandırmayacak şekilde gösterilmesi gerekir.

Bu yasal düzenlemelerin ışığında somut olaya gelince, yerel mahkemenin ilk kararında davanın zamanaşımı nedeniyle reddine karar verildiği, Özel Dairece davanın zamanaşımına uğramadığı belirtilerek kararın bozulduğu, bozma üzerine mahkemece direnme kararının verildiği duruşma zaptında "Mahkememizin 3.12.2013 tarihli 2013/131-547 sayılı kararında direnilmesine, yerinde görülmeyen davanın zamanaşımı ilk itirazı nedeniyle reddine" şeklinde ve direnmeye ilişkin gerekçeli kararda "Mahkememizin 03.12.2013 tarihli 2013/131-547 sayılı kararında direnilmesine, yerinde görülmeyen davanın reddine" şeklinde hüküm kurulduğu görülmüştür. Ayrıca yerel mahkemenin direnme kararının gerekçe kısmında ise “Dosya içeriğine kararın dayandığı kanıtlara göre mahkememizce verilen önceki karar yerindedir. Şöyle ki, taraflar arasında bir ceza davası bulunmamaktadır. Ayrıca davacının iddiasını ispat yükümlülüğü bulunmaktadır. Bu nedenle sonradan öğrendiği yönündeki iddia kanıtlanamadığı gibi bu nedenle de zamanaşımı dolmuştur, Bu nedenle önceki kararda direnilmesine karar verilmiş ve aşağıdaki şekilde hüküm kurulmuştur.” ifadelerine yer verdiği anlaşılmaktadır.

Bu durumda, direnme kararının hüküm fıkrasının gerek direnilen önceki kararın numarası da yazılmak suretiyle atıf yapılmış olması gerekse direnme hükmünün gerekçe kısmından davanın zamanaşımı nedeniyle reddine karar verilmiş olduğunun anlaşılması karşısında hüküm fıkraları arasında çelişki bulunmadığı anlaşıldığından direnme kararının usulüne uygun olduğuna oy birliği ile karar verildikten sonra işin esasının incelenmesine geçilmiştir.
İşin esasının incelenmesinde;

Görülmekte olan davanın hukuksal dayanağı haksız fiildir. Bu nedenle haksız fiil ve zamanaşımı kavramları ile bu hukuki müesseselerin yasal düzenlemeleri üzerinde durulmasında yarar vardır.

Mülga 818 sayılı Borçlar Kanunu'nun 41. maddesinde haksız fiil “Gerek kasten gerek ihmal ve teseyyüp yahut tedbirsizlik ile haksız bir surette diğer kimseye bir zarar ika eden şahıs, o zararın tazminine mecburdur.” şeklinde tanımlanmıştır. 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun 49. maddesinde de aynı yönde “Kusurlu ve hukuka aykırı bir fiille başkasına zarar veren, bu zararı gidermekle yükümlüdür.” hükmü yer almaktadır. Buna göre haksız fiil hukuka aykırı bir eylemle başkasına zarar verilmesidir.

Haksız fiilden söz edilebilmesi için şu dört unsurun birlikte bulunması zorunludur: Öncelikle ortada hukuka aykırı bir fiil bulunmalıdır. İkinci unsur, fiili işleyenin kusurudur. Üçüncü olarak kusurlu şekilde işlenen ve hukuka aykırı olan bu fiil nedeniyle bir zarar doğmalıdır. Nihayet doğan zarar ile hukuka aykırı fiil arasında nedensellik bağı bulunmalıdır. Bu unsurların tümünün bir arada bulunmadığı, bir veya birkaç unsurun eksik olduğu durumlarda haksız fiilin varlığından söz edilemez.

Öte yandan özel hukukta teknik bir kavram olan zamanaşımı, bir hakkın kazanılmasında veya kaybedilmesinde kanunun kabul etmiş olduğu sürenin tükenmesi anlamına gelmektedir. Çekişmelerin bir an önce sonuçlandırılmayıp uzun süre askıda bırakılmasının toplumun barış ve huzurunu bozacağı düşünülerek yargı yoluyla hak aramaya konulan zaman sınırı olarak öngörülen zamanaşımı, bir borcu doğuran, değiştiren, ortadan kaldıran bir olgu olmayıp, doğmuş ve var olan bir hakkın istenmesini ortadan kaldıran bir savunma aracıdır.

818 sayılı Borçlar Kanunu'nun 125-140. (6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 146-161.) maddeleri arasında düzenlenen genel zamanaşımı hükümlerine göre alacak hakkı alacaklı tarafından yasanın öngördüğü süre ve koşullar içinde talep edilmediğinde etkin bir hukuki himayeden, başka bir deyişle dava yoluyla elde edilebilme olanağından yoksun bırakılmaktadır. Zamanaşımına uğrayan alacağın tahsili hususunda Devlet kendi gücünü kullanmaktan vazgeçmekte, böylece söz konusu alacağın ödenip ödenmemesi keyfiyeti borçlunun iradesine bırakılmaktadır. Şu hâlde zamanaşımına uğrayan alacak ortadan kalkmamakla beraber, artık doğal bir borç (Obligatio naturalis) haline gelmektedir. Ancak belirtmek gerekir ki, alacağın salt zamanaşımına uğramış olması onun eksik bir borca dönüşmesi için yeterli değildir; bunun için borçlunun, kendisine karşı açılmış olan alacak davasında alacaklıya yönelik bir defide bulunması gerekir (HGK’nın 05.05.2010 gün ve E:2010/8-231, K:255 sayılı kararı).

Bu nedenle zamanaşımı hukuki niteliği itibariyle maddi hukuktan kaynaklanan bir defi olup, usul hukuku anlamında ise bir savunma aracıdır (Kuru, B.: Hukuk Muhakemeleri Usulü, İstanbul 2001, Cilt:2, s.1761; Von Tuhr. A.: Borçlar Hukuku, C. I-II, Ankara 1983, C.Edege çev., s.688 vd.; Canbolat, F: Def’i ve İtiraz Arasındaki Farklar ve İleri Sürülmesinin Hukuki Sonuçları, EÜHF Dergisi, Cilt:III, Sayı:1, s.255 vd.; HGK’nun 06.04.2011 gün ve 2010/9-629 E., 2011/70 K. sayılı kararı).

Mülga 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun 60. maddesinde haksız fiilden zarar görenin, zararının tazmini istemiyle açacağı davaların bağlı olduğu zamanaşımı süreleri ayrıca düzenlenmiştir.

Anılan maddenin birinci fıkrasında; “Zarar ve ziyan yahut manevi zarar namiyle nakdi bir meblağ tediyesine müteallik dava, mutazarrır olan tarafın zarar ve failine ıttılaı tarihinden itibaren bir sene ve her hâlde zararı müstelzim fiilin vukuundan itibaren 10 sene mürurundan sonra istima olunmaz.” denildikten sonra maddenin ikinci fıkrasında ceza dava zamanaşımına yollamada bulunularak; “Şu kadar ki zarar ve ziyan davası, ceza kanunları mucibince müddeti daha da uzun müruruzamana tabi cezayı müstelzim bir fiilden neşet etmiş olursa şahsi davaya da o müruru zaman tatbik edilir.” hükmü getirilmiştir.

01.07.2012 tarihinde yürürlüğe giren ve eldeki dava tarihinde yürürlükte bulunan 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun haksız fiillerde zamanaşımını düzenleyen 72. maddesi ise;

“Tazminat istemi, zarar görenin zararı ve tazminat yükümlüsünü öğrendiği tarihten başlayarak iki yılın ve her hâlde fiilin işlendiği tarihten başlayarak on yılın geçmesiyle zamanaşımına uğrar. Ancak, tazminat ceza kanunlarının daha uzun bir zamanaşımı öngördüğü cezayı gerektiren bir fiilden doğmuşsa, bu zamanaşımı uygulanır.

Haksız fiil dolayısıyla zarar gören bakımından bir borç doğmuşsa zarar gören, haksız fiilden doğan tazminat istemi zamanaşımına uğramış olsa bile, her zaman bu borcu ifadan kaçınabilir.”


hükmünü içermektedir.

Görülmektedir ki, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun 72. maddesi ile 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun 60. maddesinden farklı olarak 1 yıllık kısa zamanaşımı süresi 2 yıla çıkarılmıştır.

Madde metninden açıkça anlaşılacağı üzere haksız fiillere uygulanacak üç ayrı zamanaşımı süresi belirlenmiştir.

Bunlar zarar görenin ‘zararı’ ve ‘tazminat yükümlüsünü’ öğrendiği tarihten itibaren işlemeye başlayacak olan 2 yıllık kısa süreli zamanaşımı; fiilin ‘işlendiği tarihten’ itibaren işleyecek 10 yıllık kesin süreli zamanaşımı ve fiilin aynı zamanda suç oluşturduğu durumlarda uygulanacak olan ceza davası zamanaşımı süreleridir.

6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun 72. maddesinin birinci fıkrasına göre haksız fiil nedeniyle tazminat davası açma hakkı zarar görenin, zararı ve tazminat yükümlüsünü öğrenmesinden itibaren başlayacak ve iki yıl geçmekle zamanaşımına uğrayacaktır. Dolayısıyla haksız fiilden kaynaklanan tazminat davalarında zarar gören, zararın varlığını ve zarar vereni bilmediği sürece zamanaşımı süresi başlamayacaktır. İki yıllık sürenin başlaması için zarar görenin, her ikisini de öğrenmiş olması gerekir. Bunlardan sadece birinin öğrenilmesi kısa zamanaşımı süresinin işlemesi için yeterli değildir. Öğrenebilecek durumda olmak zamanaşımının işlemeye başlamasına sebep olmamaktadır. Zarar ve tazminat yükümlüsünden hangisi daha sonra öğrenilirse zamanaşımı son öğrenme gününden itibaren işlemeye başlar. Eğer zarara uğrayan tüzel kişi ise, dava açmaya yetkili organın öğrenmesi dikkate alınır. Kusur sorumluluğunda fail, kusursuz sorumlulukta kanunen sorumlu görülen kişinin öğrenmesi gerekir (Hukuk Genel Kurulunun 22.10.2003 gün ve 2003/4-603 E.-594 K.; 16.02.2005 gün, 2004/4-764 E., 2005/75 K.; 12.07.2006 gün, 2006/4518 E.-526 K. sayılı kararları, Karahasan M.R.: Tazminat Hukuku, C.II, s.457, 467, Von Tuhr. A.: Borçlar Hukuku, C. I-II, Ankara 1983, C.Edege çev., s.697).

Bunun yanında 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 72. maddesinde öngörülen iki yıllık zamanaşımı süresi zarar görenin, zararın varlığını ve zarar vereni öğrendiği günden itibaren işlemeye başlar ise de zarara neden olan haksız eylem devam ettiği sürece zamanaşımı süresinin başladığından söz edilemez.

Tüm bu açıklamalar ve ortaya konulan yasal düzenlemeler ışığında somut olayın incelenmesinde;

Davacı, davalının yazmış olduğu “Türkiye’de Öğretmen Örgütlenmesi (1908-2008)” adlı kitabın 2008 yılında yapılmış 2. baskı bir nüshasını 2013 yılı Ocak ayında arkadaşının bürosunda tesadüfen görüp okuduğunu ve kitabın içeriğindeki kişilik haklarına saldırı teşkil eden ifadelerden bu şekilde haberdar olduğunu iddia etmiştir. Davalı taraf davacının kitaptan ilk yayın tarihinde haberdar olması gerektiği, bu tarihten itibaren de zamanaşımı süresinin geçmiş olduğunu belirterek zamanaşımı savunmasında bulunmuş ise de, davacının kişilik haklarına saldırı oluşturacak ifadeler içerdiği iddia olunan dava konusu kitabın ilk baskısının 1998 yılında yapıldığı, kitabın 2008 yılında yapılan ikinci baskısında da aynı ifadelerin bulunduğu görülmektedir. Davaya konu ifadelerin yer aldığı kitap piyasada yer almaya ve okurlara ulaşmaya devam ettiği sürece zarara neden olan haksız eylem devam etmiş olacağından zamanaşımı süresi işlemeye başlamayacaktır.

O hâlde yerel mahkemece, yukarıda yapılan hukuki ve maddi saptamalar ile davanın zamanaşımı süresi içerisinde açılmış olduğu gözetilerek, işin esasına girilip, tarafların iddia ve savunmaları çerçevesinde hukuken geçerli tüm deliller toplanarak, ortaya çıkacak uygun hukuksal sonuç çerçevesinde bir karar verilmesi gerekirken hatalı değerlendirme ile davanın zamanaşımı nedeniyle reddine karar verilmesi doğru değildir.

Hâl böyle olunca yerel mahkemece Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulması gerekirken önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır.

Ne var ki Özel Dairenin bozma kararında dava konusu kitabın satışının devam ettiği sürece davacı açısından zararın devam ettiği ve bu nedenle zamanaşımı süresinin başlamadığı hususuna değinilmemiş olduğu anlaşılmakla Özel Dairenin bozma kararına açıklanan ilave gerekçelerin eklenmesi gerekmektedir.

Bu durumda direnme kararının Özel Daire bozma kararında ve yukarıdaki belirtilen bu ilave gerekçe ve nedenlerle bozulmasına karar verilmesi gerekmiştir.

SONUÇ: Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen ve yukarıda açıklanan ilave nedenlerden dolayı BOZULMASINA, istek halinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, karar düzeltme yolu kapalı olmak üzere 25.04.2018 gününde oy birliğiyle karar verildi.
 
Üst