Yargı Kararları

Tanınmış Üye
Yönetici
Admin
Kayıtlı Üye
Katılım
13 Ocak 2018
Mesajlar
533
Beğeniler
1
Puanları
18
Konum
Ankara
Web sitesi
www.yargikararlari.net
#1
Paylaşımcı Adalet nedir?

justice.jpg

Adalet ile ilgili elimizdeki en iyi tanım Justinian‘ın yaptığı tanımdır: Adil bir paylaşım (dağılım), herkesin kendi hakkını aldığı paylaşımdır. Ancak göreli olarak biçimsel olan bu tanım bize çok fazla bir şey söylemez çünkü her bir kimsenin ‘hakkının’ ne olduğuna karar verme meselesi cevapsız kalmaktadır. Dahası ‘Hak nedir?’ sorusu başka iki soruyu maskeler: ‘Sosyal işbirliği dolayısıyla ortaya çıkan nimet ve külfetlerin kime ne kadarı gitmesi?’ (paylaşım, dağılım sorusu) ve ‘bu nimet ve külfetle nelerdir?’ (paylaşılacak şeyin ne olduğu sorusu). Modern zamanlarda ve özellikle büyük oranda liberal toplumlarda adalet başka iki kavram ile ilişkilendirilmektedir: Layık olunan şey ve eşitlik. Bir kişinin hakkı olan şey, onun hak ettiği, layık olduğu şeydir; eşitler ise eşit olarak muamele görenlerdir. Biçimsel adalet fikri gibi bu iddialar da kim ne ediniyor şeklindeki temel meseleyi çözmezler ama adaletle ilgili kuramsallaştırmaları zorunlu kılar.

Adalet kurumsal olduğu kadar bireysel bir erdem olsa da, Rawls’un 1971’de A Theory of Justice (Bir Adalet Teorisi) adlı eserinin yayımlanmasından beri birçok siyaset felsefecisi, ‘kurumların ilk erdemi olarak adalet’ (Rawls 1971:3) fikri üzerinde odaklanmıştır. Uluslararası adalet meselelerinin literatür içindeki önemi her geçen gün artsa da bu odaklanma, belli bir devletteki adalet üzerindedir. Paylaşım meselesiyle ilgili dört ana yaklaşımdan bahsetmek mümkündür: Görenekselcilik, faydacılık, karşılıklı yarar olarak adalet ve hakkaniyet olarak adalet. Buna ek olarak, paylaşılacak şeyin ne olacağı sorusuyla ilgili iki ana açıklama, refah anlayışı ve kaynak yaklaşımı, aynı zamanda tartışmanın sınırlarını belirlemiştir.

Görenekselciler, kimin hakkının ne olduğunun özgül toplumların normları, yasaları ve gelenekleri tarafından belirlendiğini ileri sürerler. Bu yaklaşımın en derinlikli modern ifadesi Michael Walzer‘ın (1983) çalışmasında yer alır. Walzer’a göre her bir iyilik, yarar, topluluğun o şeyi iyi olarak niteleyen anlayışında içkin olarak yer alan ilkeye göre paylaştırılmalıdır. … Walzer’a göre, farklı toplulukların iyiliklerle ilgili farklı sosyal anlayışları dolayısıyla da farklı paylaşım ilkeleri vardır. Böyle bir durumda söz konusu olan tek evrensel ilke, birbirinden farklı bu ortak anlayışlara saygı duyulması gerekliliğidir. Görenekselciliğe yönelik eleştirilerin iddiasına göre ise, sosyal yararların tek ve belirsizlikten uzak anlamlarının yer aldığı sadece birkaç toplum vardır. Bu eleştiriler ayrıca, görenekselciliğin çekici ve inandırıcı olmayan bir göreceliği barındırdığını ileri sürerler.

20. yüzyıl ahlak ve siyaset felsefesinin geneline damgasını vuran faydacılar ise kuramların, insan refahı, mutluluğu veya ‘yararına’ ne kadar (az ya da çok) katkı yaptıkları açısından değerlendirilmeleri gerektiğini iddia ederler. … Faydacılığa yönelik eleştiriler, faydacılığın insanlara ahlaki eşitler olarak saygı göstermekten uzak olduğunu belirtirler. Örneğin, bir paylaşım bir gruba büyük bir servet verirken diğerlerini köleleştiriyorsa böyle bir paylaşım ilkesel olarak, varlıklı olanlara sağladığı fayda, kölelere yüklediği külfetlere göre daha ağır bastığından, faydacı temeller üzerinde haklılaştırılabilir. Bu eleştiriye karşı olarak faydacılar, gerçek dünyada böyle bir şeyin olma ihtimalinin oldukça zayıf olduğu cevabını verirler. Bu cevap doğru olsa bile, yanlış nedenlerden doğan bir doğru cevaptır. Köleliğe yönelik itirazımızın nedeni salt mutsuzluğa yol açmasından dolayı değildir, asıl neden adaletsiz olmasıdır ama faydacıların bu farklı adalet anlayışını benimseme yetisinden uzak oldukları görülmektedir.

Karşılıklı yarar olarak adalet görüşünü benimseyen kuramcılar Rawls’un ‘toplum, karşılıklı yarar adına işbirlikçi bir teşebbüstür’ iddiasını ve bu teşebbüsün, çabanın düzenlenmesi için gerekli olan adalet kurallarını oldukça ciddiye alırlar. Eğer bu kurallar zorlayıcı nitelikte olacaksa o zaman her bir işbirlikçinin çıkarına olmaları gerekir. Yani herkes bu adalet kuralları dairesinde, aksi takdirde yapabileceklerine göre yapabilme yetilerinin daha fazla olması gerekir. Bu açıklamada adaletin kuralları, işbirlikçilerin göreli pazarlık güçlerini yansıtmalı ve uç noktada işbirlikçiler topluluğuna sunacak hiçbir şeyleri olmayanlar toplumca kabul görmüş ahlak ‘sınırının ötesine düşeceklerdir’ (Gauthier 198:268). Bu yaklaşıma yönelik bazı eleştiriler, özellikle işbirliği için gösterilen gerekçenin (kişisel çıkarın artırılması) bazen bedavacılık gerekçesi olabileceği ihtimali öne sürülerek, itaati temin etmenin zorluklarına dikkat çekerler. Başka birtakım eleştiriler de, zayıf ve hassas olanları korumaktan herhangi bir adalet kuramının ‘alternatif bir ahlak açıklaması’ değil, ‘alternatif bir ahlak’ olduğunu öne sürerler (Kymlicka 1991:190).

Adaleti hakkaniyet olarak gören kuramlar ise adalet kurallarını, farklı iyilik görüşleri taşıyan kişilerin işbirliğini düzenleyen ögeler olarak ele alırlar. Bu kuramcıların tartışmaya ekledikleri şey, bu tür kuralların ahlaki değerlere bağlı insanların temel olarak eşit değerlere bağlı insanların temel olarak eşit değerde ifade edileceği ve saygı duyulacağı şartıdır. Ancak adaleti hakkaniyet olarak gören kuramcıların böylesi bir saygının gerekliliklerinin neler olduğu konusunda hemfikir olmadıkları görülür. Robert Nozick’e göre tek zorunluluk, kişilere mutlaklığı söz konusu olan negatif özgürlük hakları kümesinin tahsis edilmesidir (Nozick 1974). Rawls (1971) ise, gereklilik olarak herkese verilecek eşit değerdeki siyasal hakları göstermiştir. Rawls ayrıca sosyal ve iktisadi eşitsizliklerin, hakkaniyetli fırsat eşitliği ve durumu iyi olmayanlara azami fayda sağlayacak düzenlemelerin ürünü olarak ortaya çıkmaları gerektiğini ifade eder. Rawls’un iddiasının dayanağı olan düşünceye göre, insanlar arasındaki eşitliğe saygı duymak demek, hak edilmemiş olan doğal yetenek ve beceriler gibi yan etkenleri, aynı şekilde ‘ahlaki bakış açısından doğan keyfiliği’ bir kenara koymak demektir.

Rawls’un yetenek ve becerilerin keyfiliği üzerinde ısrarla durması, paylaşımcı adalet kuramı içindeki en ilginç çağdaş gelişmenin tohumlarını atmıştır; bu gelişme ‘şans eşitlikçiliğidir’. Şans eşitlikçiliğini vurgulayan kuramcılara göre adaletin amacı, bir taraftan tercihten doğan farklılıklara saygı duyulurken öte yandan şanstan kaynaklanan farklılıkların aşırılığını da hafifletmektedir. Bunun tam olarak nasıl yapılabileceği oldukça tartışmalı bir konudur ve bazı eleştirilere göre, şans eşitlikçiliği, baskıya karşı tepki şeklindeki önemli eşitlikçi amacı da göz ardı etmektedir (Anderson 1999).

Paylaşımcı adaletle ilgili literatürdeki tüm bu gelişmeler, ‘Paylaşılacak şey nedir?’ sorusunun önemine ışık tutmuştur. Refah yaklaşımına göre, eğer insanlar sahip oldukları doğal yetenek ve becerilerinden sorumlu değillerse o zaman bazı insanların, ahlaken keyfi nitelikteki bazı nedenlerden dolayı kaynakları servete dönüştürmede beceriksiz olma ihtimalini kabul etmek sorunda kalırız. Eğer durum buysa, insanlara eşit muamele ederken salt kaynaklar üzerinde değil, bu kaynakların sahiplerine ne tür bir refah sağladıkları üzerinde durmamız gerekir. Kaynak yaklaşımı, refah yaklaşımının sezgi karşıtı sonuçlara yol açtığını öne sürer (örneğin kendi seçimi olmadığı halde oldukça pahalı bir şarap zevki olan birine kamusal ödenek ayrılmalıdır). Bu yaklaşım ayrıca kaynakların paylaşımı, dağılımı üzerinde yoğunlaşmamız gerektiğini belirtir (bu kaynaklar genellikle anlaşıldığı üzere gelir ve refahı kapsadığı gibi haklar ve özgürlükleri de kapsar). Bilindiği gibi ‘Neyin eşitliği? tartışması’ adaletin ‘hamurunun’ nasıl olması gerektiğiyle ilgilenen yeni kuramlar türeten bir ‘kolej endüstrisini’ doğurmuştur.


Kaynak: MATRAVERS, Matt, The Social Science Encyclopedia
 
Üst