Yargı Kararları

Tanınmış Üye
Yönetici
Admin
Kayıtlı Üye
Katılım
13 Ocak 2018
Mesajlar
533
Beğeniler
1
Puanları
18
Konum
Ankara
Web sitesi
www.yargikararlari.net
#1
Türk İdari Yargısında Islah

Yargılama usulünde ıslah, taraflardan birinin yapmış olduğu usul işleminin tamamen veya kısmen düzeltilmesine denir. Islah müessesesi, başka bir deyişle iddia ve savunmanın değiştirilmesi veya genişletilmesi yasağını bertaraf eden bir imkândır. Zira bu suretle, aslında yasal itiraz ile karşılaşabilecek olan herhangi bir taraf işlemi, ıslah yoluna başvurulduğunda bir itirazla karşılaşmaz. Bu bağlamda ıslah, bir dava değil; hukuksal çare niteliğinde, taraflarca yapılan bir usul işlemidir. Islahın amacı, yargılama sürecinde, şekil ve süreye aykırılık sebebiyle ortaya çıkabilecek maddi hak kayıplarını ortadan kaldırmak olduğundan, hak ve alacağı bu sürecin dışında ortadan kaldırmış olan işlemlerin, yani maddi hukuk işlemlerinin ıslah yoluyla düzeltilebilmesi mümkün değildir.

001905d074337dcbdf0daee3a54264c7_XL.jpg

Islah iki çeşit olup, davanın tamamen ıslahı ve davanın kısmen ıslahı şeklindedir. Davanın tamamen ıslahı, dava dilekçesinden itibaren ve talep sonucunun veya dava sebebinin değiştirilerek yeni bir dava dilekçesi vermek suretiyle yapılır. Bu durumda ikinci bir dava açılmış olmaz, yine tek bir dava söz konusudur. Ancak, davanın konusu değişmiştir. Davanın kısmen ıslahı ise, talep sonucunun değiştirilmeyip genişletilmesi halinde söz konusu olur. Bu durumda talep sonucunda bir artış meydana gelmekteyse de, dava değişmemektedir.

Danıştay tarafından da onanmış çeşitli idare mahkemelerinde verilen kararlardan anlaşıldığı üzere, idari yargıda ıslah kurumu kabul edilmeden önce, idari yargıda ek dava veya kısmi dava olmadığından bahisle davanın reddi gerektiği yerine, saklı tutulan fazlaya ilişkin talepler hakkında, sonradan açılan davalar için dava süresi yönünden inceleme yapılarak ikinci davaların süre yönünden reddi gerektiği benimsenmiştir.

Tam yargı davalarının mahiyeti itibariyle dava dilekçesinde zarar miktarını belirtme zorunluluğu bulunmaktadır. Bu zorunluluk, yazılı yargılama ilkesinin bir sonucudur. Aksi durumda idari yargı yerlerince 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 15. maddesi uyarınca dava dilekçesinin reddine karar verilmektedir. Ancak bazı durumlarda bu zorunluluğa karşı gerçek zarar miktarını belirleyebilmek her zaman mümkün olamamaktadır. Bu nedenle kişiler dava açarken yüksek miktar belirtmeleri halinde davanın aleyhlerine sonuçlanabileceği ihtimaline binaen ve yüklü bir yargılama gideri (vekâlet ücreti) ile karşı karşıya kalmamak düşüncesiyle gerçekte düşünülen miktardan daha az bir miktar belirtmek suretiyle dava açma yolunu seçmek durumunda kalmaktaydılar. Bu durum, yargılama aşamasında gerçek zarar miktarının talep edilenden fazla olduğunun ortaya çıktığı tam yargı davalarında adaletsiz sonuçları da beraberinde getirmiştir.

İdari yargı yerinin, davacının istemi ile bağlı olması kuralının katı bir şekilde uygulaması, ıslah kurumuna idari yargı yerleri tarafından yer verilmemesi, amacı gerçek zararın gerçekçi bir biçimde tazmin ve telafi edilmesi olan tam yargı davasının amacına hizmet etmediği ve bu kuralın idare hukukunda mutlak olarak uygulanmaması gerektiği yönünde eleştiriler getirilmiştir. Haklı olan bu eleştiri 2577 sayılı Kanun’un 16. maddesinde yapılan değişikle karşılık bulmuş ve dava dilekçesindeki taleple bağlılık kuralı yumuşatılmış ve bu kuralın sebep olduğu hak kayıplarının giderilmesi amaçlanmıştır. 2577 sayılı İdarî Yargılama Usulü Kanunu’nun 16.maddesinin 4. fıkrasına, 6459 sayılı İnsan Hakları ve İfade Özgürlüğü Bağlamında Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un 4. maddesi ile eklenen “Ancak, tam yargı davalarında dava dilekçesinde belirtilen miktar, süre veya diğer usul kuralları gözetilmeksizin nihai karar verilinceye kadar, harcı ödenmek suretiyle bir defaya mahsus olmak üzere artırılabilir ve miktarın artırılmasına ilişkin dilekçe otuz gün içinde cevap verilmek üzere karşı tarafa tebliğ edilir.” hükmü ile idarî yargılama usulüne de ıslah müessesesi getirilmiştir. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 176. ve devamı maddelerinde açıkça “ıslah” ifadesi kullanılmasına karşılık, 2577 sayılı Kanun’un madde metninde açıkça “ıslah” ibaresine yer verilmemiştir. Ancak getirilen bu yeni durumun “ıslah” olduğu Kanunun gerekçesinde açıkça ifade edilmiştir.

Islah mahkemeye iletilecek bir irade beyanı ile gerçekleşir. Bu beyan sözlü veya yazılı olabilir. Ancak, idari yargılama yönünden bunun yazılı olması zorunludur. Zira idari yargıda yazılı yargılama usulü geçerlidir.

Islah beyanının karşı tarafın(davalı idarenin) bilgisine sunulması zorunludur. Bu husus İdari Yargılama Usulü Kanunu’nda, miktarın artırılmasına ilişkin dilekçe otuz gün içinde cevap verilmek üzere karşı tarafa tebliğ edilir şeklinde ifade edilmiştir. Fakat ıslah dilekçesinin karşı tarafa tebliği, ıslahın geçerliliği için şart değildir. Çünkü ıslah, tek taraflı ve açık bir irade beyanı ile yapılır. Islahın tamamlanması ve hüküm ifade etmesi, karşı tarafın kabulüne veya onayına bağlı değildir. Bunun gibi ıslah, mahkemenin de kabulüne bağlı değildir.

İdari yargı için geçerli olan ıslah, bunlardan kısmen ıslaha uymaktadır. Zira idari yargı için geçerli olan ıslah, sadece tam yargı davalarında dava dilekçesinde belirtilen tazminat miktarının artırılmasından ibaret olup, talep sonucunun genişletilmesi niteliğinde ve dolayısıyla davanın kısmen ıslahı şeklindedir. Bu kapsamda ıslah idari yargı için, dava dilekçesinde belirtilen miktarın nihai karar verilinceye kadar artırılabileceği şeklinde ifade edilmiştir.

Islah yoluyla artırılan miktar için süre veya diğer usul kuralları da mahkemece gözetilmez. Bu husus, 2577 sayılı Kanun’un 6459 sayılı Kanun’un 4. maddesi ile değişik 16/4.maddesinde, tam yargı davalarında dava dilekçesinde belirtilen miktarın, süre veya diğer usul kuralları gözetilmeksizin artırılabileceği şeklinde açıkça ifade edilmiştir. Bu nedenle, süresi içinde açılmış olan tazminat davasında, miktar yönünden davanın ıslah edilmesi durumunda, ıslah ile artırılan miktara ilişkin talebin süresinde olduğunu kabul etmek gerekir. Bu konuda Yargıtay uygulaması da aynı olup, bir kararında; dava dilekçesinde belirtilen dava konusunun (müddeabihin) ıslah yoluyla artırılmasının ek dava niteliğinde olmayıp dava dilekçesinin kısmi ıslahı niteliğinde olduğu; ıslah kurumunun yasada ayrıca düzenlenmiş olması ve kendine özgü kurallarının olması nedeniyle ek dava niteliğinde kabul edilemeyeceği; bu nedenle asıl dava-ya karşı ileri sürülebilecek zamanaşımı def’inin, ıslah edilen kısma karşı ileri sürülemeyeceği; süresi içinde açılmış olan tazminat davasında, sadece miktar yönünden davanın ıslah edilmesi durumunda, ıslah ile artırılan miktara ilişkin talebin süresinde olduğunu kabul etmek gerektiği; ıslah ile artırılan maddi tazminat miktarı yönünden zamanaşımına uğradığı gerekçesiyle davanın reddinin doğru olmayacağı belirtilmiştir. Sadece dava dilekçesine karşı ileri sürülebilecek olan zamanaşımı itirazı, ıslaha karşı ileri sürülemez. Zira ıslah, yeni bir dava olmayıp sadece dava dilekçesinde yapılan bir değişikliktir.

Gerek adli yargıda gerekse idari yargıda, ıslah, yargılama boyunca, harcı ödenmek suretiyle, bir kez başvurulabilecek ve nihai karar verilinceye kadar kullanılabilecek bir usul yöntemidir. Ancak bazı Yargıtay kararlarında belirtildiği gibi, idari yargı yönünden de birden fazla zarar kalemi olduğu durumlarda, her bir zarar kalemleri yönünden farklı zamanlarda ıslah talebinde bulunulması mümkündür.

Burada üzerinde durulması gereken bir başka nokta ise, idari yargıda sadece maddi veya sadece manevi tazminat davası açılmışsa ıslah yoluyla maddi tazminata manevi, manevi tazminata maddi ilave edilip edilemeyeceği hususudur. Bu kapsamda hukuk yargılamasına baktığımızda bu konuda Yargıtay, dava konusunun tamamen değiştirilmesini “tamamen ıslah” çerçevesinde kabul etmekle birlikte; mevcut talebin yanına yeni bir talebin eklenmesini ıslah yoluyla dahi olsa kabul etmemekte; bu durumu, dava konusu olmayan bir talebin ıslahla dava kapsamına dâhil edilemeyeceği şeklinde ifade etmektedir. Bu bağlamda, maddi tazminat davasında, saklı tutulmuş olsa bile, ıslah yoluyla manevi tazminat istemi ilave olarak dava konusu haline getirilemez. İdari yargı yönünden ise; idari yargıda da uygulamanın, Yargıtay uygulamasından farklı olmayacağı düşünülmektedir. Zira bu durum, davada konu değişimi anlamına gelir. Zaten 2577 sayılı Kanun’un 16/4 maddesi buna müsaade etmemektedir. Kanun maddesine göre sadece tazminat miktarının artırımına yönelik talepte bulunulabileceğinden, miktar artırımı dışında başka bir talepte bulunulması mümkün değildir. Miktar artırımı dışındaki tüm talepler hakkında dava dilekçesindeki taleple bağlılık ilkesi geçerli olup, miktar artırımı dışında bir talepte bulunulduğunda süre ve diğer usul kuralları dikkate alınmak suretiyle bir değerlendirme yaparak sonuca ulaşmak gerekmektedir. Yani idari yargıda, konu değişimi şeklinde ıslah olmaz.

Islah suretiyle dava konusu miktarın artırılması durumunda yargılama giderinin hangi miktar üzerinden hesaplanacağına gelince; ıslahtan sonra yargılama giderlerinin de ıslahla ortaya çıkan yeni duruma göre hesaplanması gerektiğini söylemek mümkündür.

Islah Talebi Üzerine Mahkemece Yapılacak İşlem
492 sayılı Harçlar Kanunu’nun 32. maddesi, yargı işlemlerinden alınacak harçlar ödenmedikçe müteakip işlemlerin yapılmayacağını belirtmiş olup, buna göre harcı yatırılmamış olan ıslah dilekçesinin karşı tarafa (davalı idareye) tebliğine gerek yoktur. Bu nedenle bir davada ıslah talebinde bulunulması üzerine, mahkeme tarafından, öncelikle, artırılan tazminat tutarının dilekçede açık ve net bir şekilde belirtilip belirtilmediği ve artırılan bu tutarına ilişkin peşin nispi karar harcının yatırılıp yatırılmadığı kontrol edilmelidir. Artırılan tutar açık ve net değil ise veya dilekçede ıslah iradesi ortaya konulmakla beraber herhangi bir miktar belirtilmemiş ise, ilk önce bu husus açıklığa kavuşturulmalıdır. Bunun için mahkemece süre verilmek suretiyle ara karar yapılarak, artırılan tutar davacıya açıklattırılmalıdır. Daha sonra ise, artırılan tutara ilişkin peşin alınması gereken nispi harç yatırılmamış ise bunun için de süre verilerek eksik harcın yatırılması sağlanmalıdır. Adli yardım talebi kabul edilmiş bir dava söz konusu ise buna gerek yoktur. Aksi durumda, artırılan tutar açık ve net belirtilmiyorsa ya da belirtilmekle birlikte istenilmesine rağmen eksik harç tamamlanmıyorsa ıslah talebinde bulunulmamış saymak ve davaya eski haliyle devam etmek gerekir.

Kanun metninde, miktarın artırılmasına ilişkin dilekçenin otuz gün içinde cevap verilmek üzere karşı tarafa tebliği edileceği belirtilmiş; ancak tebliğ yapılmazsa buna nasıl bir sonuç bağlanacağı belirtilmemiştir. Mahkemece aksi bir durum uygulandığında, yani artırılan miktar karşı tarafa bildirilmeden karar verilebilir mi? 2577 sayılı Kanun açıkça, miktarın artırılmasına ilişkin dilekçenin otuz gün içinde cevap verilmek üzere karşı tarafa tebliğ edileceğini belirtmektedir. Aksi bir uygulama savunma hakkının kısıtlanması anlamına gelir ve 2577 sayılı Kanun’un 49. maddesinde düzenlenmiş olan usûl hükümlerine uyulmamış olması sebebiyle, temyiz/itiraz aşamasında, örneğin duruşma yapmadan verilen kararların bozulması gibi, mahkeme kararının bozulmasına neden olur.

İdari Yargıda Manevi Tazminat ve Islah
Manevi tazminat, idarenin işlem ya da eylemi dolayısıyla, patrimuanda meydana gelen bir azalmanın karşılığı olarak değil, olay nedeniyle duyulan elem ve ıstırabın, kısmen de olsa hafifletilmesi amacını taşıyan ve zenginleşme vasıtası olarak kullanılamayacak bir zarar giderim aracıdır ve talep edilen miktar da dikkate alınmak suretiyle mahkemece tespit ve takdir olunur. Bu nedenle, dava dilekçesinde belirtilmiş olan manevi tazminat miktarı ıslah yoluyla artırılabilir mi sorusu gündeme gelmektedir. Öğretide ve kararlılık gösteren yargısal inançlarda da manevi tazminat davasının kısmi dava olarak açılamayacağı, ıslah yolu ile de istemin artırılamayacağı benimsenmektedir. Buna gerekçe olarak da, manevi tazminat bir bütündür. Duyulan acı ve üzüntünün karşılığı dava yolu ile belirlenip, karşı tarafa bildirildikten sonra artırılması veya yeni bir dava açılarak istenmesi mümkün değildir. Çünkü manevi tazminatın takdirinde hâkime çok geniş takdir yetkisi verilmiştir. Hâkimin takdir yetkisi bölünemez (Bkz. Prof. Dr. Baki Kuru- Hukuk Muhakemeleri Usulü, Altıncı Baskı Cilt:II-2001 sh:1528 vd; Prof. Dr. Ejder Yılmaz, Islah Yoluyla Dava Konusunun Artırılması (Anayasa Mahkemesi’nin 20.07.1999 tarihli ve 1/33 sayılı kararının değerlendirilmesi, 11.05.2001 tarihli makale) sh:10 vd; Y.9.H.D. 12.02.1991 gün ve 10324/2244; Aynı Dairenin 26.12.1989 gün ve 10280/11438; 21.H.D. 06.11.1997 gün ve 7074/7186 sayılı kararı; 4.H.D. 14.05.1998 gün ve 9223/3428 sayılı; … içtihatları). Ancak buna rağmen, manevi tazminat miktarının artırılması konusunda kanunda yasaklayıcı bir hüküm olmadığından bahisle uygulamada farklı kararlar verilebileceğini de söylemek mümkündür. 2577 sayılı Kanun’da manevi tazminat miktarının artırılmasına engel olan açık bir düzenleme olmadığından, harcını ödeyen davacı manevi tazminat miktarını ıslah yoluyla artırabilir.

Bozma Kararından Sonra Islah Olup Olmayacağı Sorunu
Islah hakkında tartışılması gereken konulardan biri de bozma kararından sonra ıslahın mümkün olup olamayacağıdır. Bu hususta bozma kararının niteliğine göre değerlendirme yapmak gerekir. Bozma kararı ile bozulan karar ortadan kalkmış olduğu için ve dava nihai karar verilmemiş bir dava durumuna geldiği için, bozma öncesi yargılama aşamasında ıslah yapılmamış olmak kaydıyla, tazminat tutarının artırılması mümkün olacaktır. Ancak bozma kararı, davanın esası ile ilgili yeni bir hüküm kurulmasını gerektirmeyen (yargılama gideri yönünden bozma gibi) bir karar ise bozma üzerine davanın esası hak-kında bir değerlendirme yapılması mümkün olmadığından bu aşamada ıslah da mümkün olmayacaktır. Zira kesinleşmiş bir hüküm ıslaha muhtaç değildir.

Faiz Başlangıç Zamanı ve Islah
Islah edilen tam yargı davalarında faiz talebinin de bulunduğu durumlarda faizin başlangıcı da önem arz etmekte olup; idari işlemden doğan tam yargı davasında, idareye başvuru tarihi, başvuru yoksa dava tarihi; idari eylemden doğan tam yargı davasında ise, ön karar için idareye yapılan başvuru tarihi veya başvuru tarihi kabul edilen tarih faizin başlangıç tarihi olacaktır.

Sonuç Olarak
İdari yargıda iddia ve savunmanın genişletilmesi veya değiştirilmesi yasağının hukuki dayanağını, İYUK, m.16/4 oluşturmaktadır. Fıkra “taraflar, sürenin geçmesinden sonra verecekleri savunmalara veya ikinci dilekçelere dayanarak hak iddia edemezler” hükmünü taşımakta iken 11 Nisan 2013’te yürürlüğe giren düzenleme ile “Ancak, tam yargı davalarında dava dilekçesinde belirtilen miktar süre veya diğer usul kuralları gözetilmeksizin nihai karar verilinceye kadar, harç ödenmek suretiyle bir defaya mahsus olmak üzere artırılabilir ve miktarın artırılmasına ilişkin dilekçe otuz gün içinde cevap verilmek üzere karşı tarafa tebliğ edilir” ibaresi eklenmiş, böylece uzun zamandır idari yargılama uygulaması açısından eleştirilen “ıslah” düzenlemesi gerçeklik kazanmıştır. 2577 sayılı Kanun’un 16. maddesinin 4. fıkrasına 6459 sayılı Kanun’un 4. maddesi ile eklenen düzenleme, AİHS’nin “Etkili başvuru hakkı” kenar başlıklı 13. Maddesi, adil yargılanma hakkına ilişkin 6. ve Sözleşmeye Ek 1 Nolu Protokolün 1. Maddesine aykırı, hak arama özgürlüğü ve adil yargılanma hakkının önünde engel olan bir hususu ortadan kaldırarak, kişilerin uğramış olduğu gerçek zarar miktarının tazmin edilebilmesine imkân sağlamıştır. Bu yönüyle olumlu ve yerinde olan bu düzenleme, idarî yargılama usulünde önemli bir eksiği gidermiş bulunmaktadır.

Bu konuda yapılan düzenleme sadece tam yargı davası ile sınırlı tutulmuştur. Ancak dava açma süresi geçmiş olsa dahi davacının iptalini istediği idari işlemi düzeltebilmesi, iptal vasfını değiştirebilmesi, gerekçelerini artırabilmesi olanağı tanınmalıdır. Özellikle iptal davalarında karşı tarafın rızası dahi olsa davanın konusunda, talepte değişiklik yapabilmesi mümkün değildir. Örneğin uygulamada davacı, hakkında tesis edilen birel işleme karşı iptal davası açmış ancak birel işlemin dayanağı olan düzenleyici işleme (yönetmeliğe veya tüzüğe vb.) karşı iptal isteminde bulunmamış ise, idari yargı yerleri birel işlemin hukuka uygunluk denetimini yaparken, dayanağı olan düzenleyici işlemin de hukuka uygunluk denetimi yaparak, düzenleyici işlem hakkında da karar veremezler (istemle bağlılık ilkesi). Bu durumda, davacı dava dilekçesini ıslah ederek iptal istemini, hem birel işlem yönünden hem de düzenleyici işlem yönünden değiştiremez. Burada her şeyden önce düzenleyici işlem yönünden dava açma süresinin dikkate alınması zorunluluğu bulunmaktadır. Ancak, düzenleyici işlem yönünden dava açma süresi geçmemiş ise, davacı ayrı bir iptal davası açarak, bu işlemin de iptalini isteyebilir. Aynı biçimde, davacı idari işlemin iptali açılan davada, davasını ıslah ederek iptal ile birlikte işlemden kaynaklanan zararın giderilmesini isteyemez. Bu örnekte davacının davasını ıslah etmesi kabul edilmemektedir.


Kaynak: KARAKUŞ Mehmet, İdari Yargıda Islah, Nisan 2014, TAAD, Yıl:5, Sayı:17

Dr. ERSÖZ Ahmet Kürşat, İdari Yargıda Islah ve Uygulaması, Konya Barosu Dergisi, Yıl:41, Sayı:24
 
Üst